• HAYALETİN YARASI

    sancısını kanatan düşleri var gecenin
    kayıp gölgeleriyle ağlaşır yıldızları
    mehtabının şarkısı yıkılırken denize
    çığlıklaşan acının enkazında kalırım


    hicran safahatları yaşanırken ruhumun
    saklaşır kuyularda aydınlığı nurumun
    perde perde ağaçlar karanlığı besliyor
    uzak mezar taşları hepsinin adı aynı


    hepsinde aynı kemik aynı kefen aynı diş
    ağıdıma küfreden gece kuşu sussun!
    bulutlarda uğultu renklerdeki serzeniş
    kanımda yuvarlanan deli kayalar dursun!


    tozlu tabutlardan fışkıran zamanı dinle
    boğuşmuşlar dünyalı renkli bir yalan ile
    onların günleriydi metruk dün olmuş artık
    nice bahardan geçti tek tek hepsi bir tanık


    çok üflüyor acısına rüzgar gecenin
    çok yarasına denizin dalgalı açılan
    sürüyor şanlı zaman merhem diye sürüyor
    cıvık bir cehennemi yayıp kendi tenine


    küllenir yanık yanık türküsüne ölümün
    bütün mevsimlerden özge serseri bir hüzün
    çok ayaklanıyorum giderken esarete
    gözümde yuvalanmış sayrıl düşlere sürgün


    bilgiyi sütten kesen baş döndüren enginlik
    bir ağacım şimdi ben kendimi topluyorum
    dallarıma dağılmış her meyvede bendelik
    köklerimi sağaltan ruh sular topluyorum


    benim belki o yasak elmadaki diş benim
    Kibritçi Kız’daki kış Mecnundaki çöl benim
    her aynada görünen, duvarlardan geçmeyen
    sarhoş hayaletim, korkular tenime ramdır,
    kadim acısı keskin bu gök benim yaramdır


    çok üflüyor acısına rüzgar gecenin şan!
    çok yarasına denizin dalgalı açılan
    bu yara kapanmasın görkemidir sızlaşan
    uzak yıldızlar gibi aşiyanı ruhumun!

    şafağın yalımı aşk; imzasıdır umudun.

    Kâmil Çağlar

  • susar taşların tokluğuna yeltenen kalbim
    acıkan karanlığa acı sesler düşürür atar
    atılır yankısı sağır sabaha sitem, kim duyar?
    kalbim için ellerim cehennemden ateş toplar

    ellerim şarkı toplar, gölge toplar, kül toplar,
    her yere bakıyorum her yerde çok ayıp var,
    ben çok çaresiz çok derbeder çok kindar,
    topladım bir kuru başım birkaç da şiirim var.

    ey tanrının yoka çıkmış yüzü, koca alemsin sen!
    benim kalbim ne yer tutar, atsa ne atmasa ne?
    benim de yüzüm yoka çıksa bir alem eder mi?
    ben de üflesem bir kile de, bir Adem eder mi?

    ben sıkıldım bu alemden bezdim bu adem’den,
    yürüdüm bir ömür bir kadem eder mi?
    ya bu alemi değiştir ya ben olmuş bu ademi;
    yazıp yazıp durdum da tek bir kalem eder mi?

    neşem yok endişem yok pek fazla yaşamaya
    yunus’un gücü yeter mi, beni bende tutmaya?
    ben bir aşka gelmiş idim;  bu dünya yeri değil,
    ikrah ettim bir nefesten diğerine geçmeye,

    ey tanrının yoka çıkmış yüzü, koca alemsin sen!
    yerim yok, yarenim yok, ocağım yok.
    kocaman kocamansın bize bir nasibin yok
    yalın ayak bir Ademim, bir alemim de yok.

    Kamil Çağlar Aksu 

    Şiirden Dergisi – Kasım / Aralık Sayısı-2023

  • Bir ifadeyi lirize etmek sizi lirik şair yapmaz. Çünkü aslında lirize edilecek bir şey yoktur. Dramatizasyon yaratmak ve duygusalca lirize etmek, yapay bir temsil olur bu. Lirik şiir, Duygusal şiir değil, duygulu şiirdir. sahici bir coşkunluktur , yapay bir gerçeklik değildir. Gerçek bir lirik şair kendinde, doğada, varlıkta ve gündelik hayatta zaten var olan ve fakat kalınca bir perdenin ardında devinen bu lirizmi görüp ya da hissederek alıp biraz işleyen ve bunu şiirsel bir temsil haline getiren kişidir. Bu yüzden lirik şiir yoktur. Lirik şair vardır. kendini çok iyi dinleyip okur. Kendini , ne mal olduğunu bilir ve tanır. Kendini bilir.  zaten o minyatür bir evrendir.  Lirizm doğuştan gelen bir hissiyat ve hassasiyet durumunun, poetik düzlemde meyve vermiş adıdır. Romantizm bir şiir akımıdır herkes bu damardan yazabilir. Lirizm ise bir akım değil türdür. Tehlikeli bir sınırın şiiridir. Bir adım ötesi ajitasyona hatta arabeske gider.  Uçların, marjinal derinliklerin, özeleştirinin, samimiyetin, özbenliğin, romantizmin, ruhçuluğun, mistizmin, sezgiselliğin, duygusökümcülüğün, bilinçakışının, transandantal duyuşun şiiridir. 


    Karmaşık ve derin – grift ve sofistike konuları ,kavramları, durumları ve olguları sırtlayarak, çelişkinin, sorunun, sıkıntının, sorunsalın, arayışın ve sormanın yegane şiiridir. Varoluşsal yalnızlığın, işlevsel melankolinin içten, dokunaklı ve coşkun şiiridir. Müdehaleci ve sorgulayıcı ve hatta muhaliftir.  Salt bir fantezi ve öznel bir his/ duygu şiiri değildir. Bütün dünyanın, toplumun, insanın, bireyin ve hayatın o anki durumunu iliklerine kadar özümser ve onu şiire çevirir. Çok sesli ve müzikli, deruni şiirdir. (Günümüzde pek kalmayan) 

    Lirik şiir budur . Yeryüzünde yazılan ilk şiirin türüdür. Ve en büyük, en zor şiirdir. Saf duyuşun soylu şiiridir. Duyuşun şiiridir, görüşten ziyade. Lirik şairler genelde çok uzun yaşamazlar ama şiirleri hiç ölmez. Gerçekten lirik bir şiir, Kağıda düştüğünde ölümsüzdür. Lirik şiir saf ve antik, otantik , klasik şiirdir. yazıldığı anda hem otantik hem klasiktir. klasikse o halde her zaman moderndir. bu yüzden her zaman ayrı bir yerdedir. bu yüzden de aynı zamanda modern olanın da dışındadır.

    günümüzde yazılan lirik bir şiir ise muhtevası ve sesi münasebetiyle, -yeni – bir lirik şiirdir.  günümüzde modern ya da post modern adına ne yazık ki duyarlıksız, derinliksiz, vizyonsuz bir şiir oluşuyor beri yandan.  çünkü hayatın kendisi derinliksiz ve duyarsız bir hale büründü. Lirik şiir ise artık bunun dışında protest ve muhalif bir kanada dönüştü . ya da tan tersi  Antikalaştı. bu kertede bana göre modern olandan daha modern oldu . yozlaşan her şeyin içinde lirik duruş, lirik duygu, lirik görüş yani lirik şiir , biricik nefesimiz şiire oksijen sağlayan tek kaynak olacaktır. bence böyle bir zamanda lirik şiir yazabilmek gerçek avangart duruştur.  her şeyin bozulduğu, sulandığı, gevşediği bir çağda
    en zor şiir alanıdır . ses, derinlik, çok okumalı biçim ve imgelem. hatta vezin . ölçü. disiplin. ahenk. estetik. müzik. coşkunluk, içtenlik. doğanın saf ve yüksek ruhu. ilham çığlarıyla dolu kutsal dağımız.

    ne yazarsa yazsın her şair önce kendi içinde lirik olmalıdır .

    Ben cevabı az çok biliyorum ama sormak istedim. Ülkemizde yaşayan şairler arasında romantik şair var mı?  Hem yaşayış hem duruş olarak, hem de şiirindeki biçemden form ve biçime kadar, modernizme tepkiselliği, çocuksu coşumculuğu, doğaciligi, transandantal oluşu ve her neyse romantizmin bütün unsurlarını taşıyan şair ya da şairler var mı? Bu arada idealist olmayan yeraltıyı ve işlevsiz melankoliyi romantizmle karıştırmayalım.  Romantizm , mistikliği ve kırıklığı da yanında taşır, Lirikliği de. Dünyanın vaziyetini ve gidişatı beğenmez. Gündelik yaşam ile uzlaşmaz.  Eterli göklerde uçar , cehennemde dolaşır. Güncelle pek işi yoktur. Gündelik yaşamla şiiri birleşmez. Çünkü gündelik yaşamaz. Ne içindedir zamanın ne de dışında. Tutkulu ve bir o kadar da pesimisttir. Hissettiğini ve duyduğunu yazar. Şiiri sözcüklerle yazmaz. Şiirle yazar. 20 cm lik dizeleri yoktur. Bir kelimelik dizeleri de. Büyülü gerçekçilik ve sembolizm ile harmanlanmış duygulu, çarpıcı , müzikli, tutkulu ve gerilimli bir dille yazar. Okunduğunda iki dize okuyup bırakamazsın. Bir ruh haline sokar, bir yerden tutar insanı hatta götürür. Çünkü Görkemli ya da alımlı bir şiirdir. Yani olması gerektiği gibi. Süslü demiyorum. Kendi doğal hali öyledir. Çarpıcıdır. Şiiir okuru yapay ve özenti olanı hemen yakalar çünkü.

    Post most değil. – romantik- , / romantizm/
    baya bildiğin saf romantizm. Blake, Rilke gibi, Novalis gibi, Nerval, Hugo , Baudelaire , Mallarme gibi.
    Wordsworth gibi,. J.Keats gibi. Haşim gibi, Abdülhakhamid gibi, Yahya Kemal gibi, Tarancı gibi, Dranas gibi, hatta Attila İlhan gibi.

    Dünya her alanda bir kırılma yaşıyor. Yeni bir modernizm paradigması oluşuyor. Böyle bir şey en son Avrupa’da Sanayi Devrimi ile yaşanmıştı. Bu demek oluyor ki dünyaya yeni romantik şairler gerek .

    K. Çağlar Aksu 

  • KÜRESEL JENGA,

    Şehrin rüyasız taşlarından oluşan caddenin sönük kaldırımını delerek belirmiş ve çelik uykudan sökülerek yükselmiş salınan, uzun yeşil saçlarıyla yanıp yükselmiş ağaç. Kendi dallarını kadim bir şarkıyla soruşturuyor. Yaprakları birer yangın. Şarkılı ateş. Yüzü örtülmüş, ezilmiş, hapsedilmiş toprağın söylettiği şarkılı isyan. Betona haykıran. Rüyasız taşlarında şehrin, balkonlar sokaklara doğru felç. Arabalar, arabalar, arabalar. Tekerli cazip tabutlar. Metal uykusu. Sokak lambası kadar yanıyor bu yerde geceler. Gecelerin güvenli sevinci ve gerçek huzuru, her akşam, sokak lambalarının her birine bir Nerval gibi kendini asıyor. Onlar bilmiyorlar. Onlar mega şehir insanları. Uykunun rüyasız taşlarına, duvarlarına yapışmışlar. Durmuyor hep kaçmak istiyor denizi bile bu şehirlerin. Uyku çöküntüsü betonlar üst üste. Yağmuru bile dökülen saçılan kötürüm yığıntı.  Buz dağları var bu şehirlerde, 12.Kattan 13.Kata kutsanan mesafe; kutsandıkça arada yüz kat varmış gibi olan mesafe. Üst üste uyuyup, üst üste sevişip, üst üste duran, üst üste sıçan, üst üste ölen. Üst üste uzaklaşan. Üst üste hayatlar. Kutsal jengalardan oluşan. Yalnızlık ve sahtelik ayinlerinde, uykuda donup kalmak ritüeli. Bu kulelerden her gün ne parçalar çekilip atılıyor. Sevgi, saygı, tahammül, yardımlaşma, komşuluk. Küresel güçler, yarattıkları sistemle, gizli bir -jenga- oynuyorlar dünyada. Bu beton kulelerde, bu kocaman şehrilerde, bu çok süslü modern ve konforlu hayat cazibesiyle, bizleri bu betonların içinde uyutup ve daha çok şey sahibi olmak hayaliyle, bizleri bu beton kutuların içinde dondurup, bizlerden çok önemli ve çok değerli parçaları alıp atıyorlar. Küresel Jenga. Ayakta görünen bütün bu kuleler bence aslında çoktan yıkılmışlar. Çöpçüler ve lağımcılara sor şehirleri. Onlar sevmezler bu karanlık uykuyu. Felçli duvarlarına tapmazlar bu şehirlerin. Bu şehrin taşları neden rüyasız? Kendi uykusunda olmayan, kendi uykusunu uyuyamayan insanlar, kendi rüyalarını göremezler. Küresel müesses nizam, rüyalarımızı ve uykularımızı bile belirler. Kimliklerimizi belirler, benliklerimizi belirler.  Medyayı kullanarak yarattığı algı yönetimleri, PR’lar, halkla ilişkiler, propagandalar ile bizim arzularımızı, tutkularımızı hatta korkularımızı da belirler. Artık bu şehrin taşlarının, bu çağın sokaklarının, yollarının rüyasız olduğunu bilmeliyiz. Bu çağın bütün yolları köleliğe ve yok oluşa çıkıyor ve çıkacak. Bilim değil, fanteziye ve tahakküme dayalı teknolojiyle; akıllı şehirler, özel hayatın işgali, yapay zeka, siber devrim, çipleme, cyborg, transhumanism gibi projeler ile küresel dünya hakimiyetini tamamlayacaklar. Küreselleşme, 1991 yılında SSCB’nin çöküşüyle başlayan ve soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte neoliberal sermaye güçlerinin önünün iyice açılmasıyla palazlanmış, önce vadedilmiş topraklara yeniden sahip olmak, sonra da dünya hakimiyeti sağlamak isteyen Siyonist İdea güçlerinin, dünyayı daha kolay tahakküm altına almak, yönetmek ve yönlendirmek için kullandıkları çok pragmatik bir mekanizmadır. Küreselleşme, bazı konularda işlevsel ve masum gibi görünse de tamamen bir yok etme projesidir. Küreselleşme, dünyanın bütün farklı coğrafyalarındaki değişik kültürleri, inanışları, değerleri, gelenekleri, fikirleri, bütün güzel ve değerli insan hallerini yok edip, dünyada tek bir insan tipi (küresel insan) meydana getirerek, böylece amaçlarına daha kolaylıkla ulaşmak ister. Bir coğrafyada birçok farklı fikri ve inanışı mı etki altına almak daha kolaydır, yoksa tek bir insan tipini mi? Küreselleşmenin bir diğer derdi de üretip satmaktır. Sınırsızca satmak. Hoyratça. Hunharca. Vahşi kapitalizm de sanırım burada devreye giriyor. İşte daha çok ve daha çok satabilmek için, daha kolay satabilmek için de, tek bir insan tipine ihtiyaçları var. Ben kanaatimce zaten, yani kabaca bir istatistik tahmin verirsem, zaten dünyada küreselleşme, en iyimser rakamla %60-70 oranında başarılmış durumda. Şunu da aklıma gelmişken belirtmek isterim. Ben iktisat teorisine de temel oluşturan ekonomi tanımını reddediyorum: “doğanın sınırlı kaynakları ile insanın sınırsız ihtiyaçları arasında denge kurmaya yarayan bilim dalı”. Bunun kurulabilecek bir denge olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir dengenin kurulamamış olduğunu ve asla kurulamayacağını görmek için, bilmem artık daha nelerin olması gerek? Üstelik en önemlisi, insanoğlu, kendi ihtiyaçlarının sınırsız olması gerektiğini, hangi hak ve hadle, ve hangi evrimsel, ontolojik ya da ekolojik saike göre belirliyor? İnsanoğlu gerçekten mutlu mu? Şu an ve hatta sanayi devriminden beri, bireysel bir vicdan rahatlığı ve güvenilir bir huzurdan, rahatlıktan, küresel adaletten bahsedebilir miyiz? Evet, Adam Smith, bırakın yapsınlar dedi. Evet, her şey böyle başladı. Rüyasız taşlarında çıplak hayal ölüleri, yalın ayak ve uyurgezer dolaşırlar, çürük yaşantısından alelacele sökülmüş gündelik ve sönük hevesleri ile şehrin. Onlar yapışıp uyumuşlar. Onlar, yani bizler.

    K.Çağlar Aksu

    Bkz.Şeytan Diyor ki / Seçkin Zengin / Klaros Yayınları / 2021

  • Bizi hormonlar, kimyasal tepkimeler, hücreler, nöronlar yönetmiyor. Evet onlar işlev sahibi unsurlar tabi ki ama kendini bütün bunların toplamı bir makine farz eden insan bir iradesi olduğunu nasıl söyleyebilir? O halde sadece kendi içgüdüsel dürtülerimizin ve genetik kodlarımızın etkisiyle hareket eden hormonların ve hücrelerin tepkimelerine bağımlı köleler miyiz?  Ben buna inanmıyorum. Homo Sapiens dünyadaki bütün canlılardan çok çok farklı bir varlık. Dizili domino taşlarını düşünürsek zihinde ilk taşa dokunan şey nedir? Başlatan güç ya da şey nedir ? Ben bir şey düşünmek istiyorum ve düşünüyorum. Düşünce üretiyorum. Hayal kuruyorum hatta film oynatıyorum kafamda. Sadece beyinden ve içindekilerden oluşuyorsak; “Benim beynim” derken bunu söyleyen “ben” kimdir ve nedir? Beyne sahip olduğunu iddia eden şey nedir? Beynini kullan , aklını kullan derken de aynı şeyi söyleyebiliriz. Varlıksal bütünlüğümüzde beynin de ötesinde, üzerinde olan bir şey var. yoksa “beynim ” demezdik , direk o beyin olurduk ve ona göre konuşurduk. yani dil , semantik olarak o şekilde evrimleşirdi bütün dillerde. Beyni bizler için araçsal bir şey yapan durum ya da şey nedir? yani beyin bu konumda bir özne değil; bir nesnedir. sadece beyinden ibaret olsaydık beynimiz bir nesne değil ; özne olurdu. Umarım anlatabiliyorumdur.

    Düşünce nasıl oluşuyor peki? Bellek, zihin, zeka, akıl, us, bilinç. Düşünceyi başlatan şey ya da irade nedir? Dizili dominolarda ilk taşa ne dokunuyor? Düşünme sürecini başlatan etki nerde ve ne? Düşünce bir enerjiyse ve başka bir enerjiden doğuyorsa , ruha gelmek istiyorum çünkü ruh taşıyoruz. Metafizik bir yönümüz var. Ağlıyoruz mesela. Gülmek de bize mahsus bir olay ve o da metafizik bir süreç. Kalbimize birçok şey ayan olabiliyor mesela. Çok değişik hislerimiz var. Altıncı his, duru görü, hissi kalbel vuku, telepati, vs…gibi. Mistik yönlerimiz var. Sanat üretiyoruz. Bir şeylere inanmak istiyoruz mesela. Mesela yeryüzünde deliren tek türüz. Delirmek bana göre psişik bir durum. Bir sonuç. Ruh hastalıkları diye bir terim var mesela. Rüya görüyoruz.

    Evrendeki bütün metafizik gerilimi ve süreğen stabil gizemi biz de kendi içimizde taşıyoruz. Konu dışı ama şundan da eminim; kendimizin her şeyini çözmeden evreni asla çözemeyeceğiz.

    Biz yeryüzündeki diğer türlerden çok başka bir enerj ve frekans taşıyoruz. Ben sadece enerjilere, titreşimlere ve frekanslara inanıyorum. Evrende her şey bundan ibarettir. Kuantum mekaniği de bunu ileri sürmüştür. (Sicim teorisi) enerji bir titreşimdir. Titreşimin niteliği ve yoğunluk derecesine göre madde türleri oluşur ya da oluşamaz. Ruh: madde haline gelememiş türde ve frekansta bir titreşimdir. Düşünce de bir titreşimdir. Başka bir titreşimin yani ruhun içinden çıkar. Evrenin tamamı kuantum alanlarıyla örtülüdür. Yani titreşimle.

    Yoksa yani şöyle mi oluyor? Beynimizde her seferinde 100 milyar nöron, biz bir karar vereceğimiz vakit kendi içlerinde bir oylama mı yapıyor? Nöronlar ve karar oylaması. Sonra biz de çıkan sonuca göre karar verip hareket ediyoruz. Ne şahane. Ne hoş. Bunların bir başbakanı da var mı? Senato binaları nerde?

    Düşünce , evrendeki en büyük mucizedir. Ve en özel, en güçlü titreşimdir. Ve sadece madde ile izah edilecek bir şey değildir. hisler, duygular ve arzular. Bunlar ise düşüncenin yoğunlaşmış ve derinleşmiş halleridir.İradenin varlığı , ruhun da varlığını kanıtlar. Düşünce ise , iradenin varlığını kanıtlar. Dolayısıyla düşünce de ruhun varlığını kanıtlar.

    İşte bizdeki ve her şeydeki o çok farklı titreşim ve frekans ruhtur .İnsan dediğimiz spesifik varlık sallam seyit bir makineye ve madde yığınına indirgenemez.  İnsan kapalı devre bir düzenek değildir. transandantal ve aşkın bir varlıktır.

    K.Çağlar Aksu

  • Bir bende dayanmış savruk suların gücü,

    Beriyi halledip(!), öteye geçmeye çalışan.

    Nasıl da derinleşir, oysa bend ile zaman,

    Nasıl da bekleşir -insan- , durgun kaynayan.

    Sulara tutunmanın sefil hırsıyla toplandılar,

    Suları doldurdular, tutarsız açlığa tıkıp.

    Sonra hep o bende yığıldık da istif istif,

    Yine hep bir ben-de kaldık nisyan dolu suda.

    Nasıl da bekleşir bende zaman suda tutsak,

    Işığın yarasına erdim ereli kimdim?

    Vurmuşlar suları bağrından hırs ile, gördüm.

    Gaflete düşen savruk, kara gölgeyiz suda, bildim.

    Nasıl da derinleşir -bene- bulanmış günah,

    Oysa tümden, gerçek duvarına düştük onun;

    Ölüm ne güzel bendi, bütün savruk suların,

    Hep ölüm ne güzel yendi, bütün savruk gölgeyi.

    Ne güzel bekleşir önümüzde bizi, ölüm,

    Bütün gölgenin, suların, kararmış her yaranın

    Beyhudelik mührünü vuran yüce amiri,

    Mühür geçersiz, her şeydeki, unutuluyor,

    Işığın yarası tende ağlıyor hilkatte.

    Sulara tutunamazsın elin işlemez burda,

    Teninde bir kefen kalır, tutabildiğin nedir?

    Gölgen düşer gaflete, adın suda kaybolur,

    Suları vursan da bendin geçilmez, durur.

    Ölüm ne muhkem, güzel bendi derin suların,

    Delirmişler!

    Yaraya şifa verip bendi de geçecekler,

    -İnsan- ölümle malul, hiç bilemeyecekler,

    Işığın yarası sonsuza açılıp lanetledi onları.

    İnsan ki, görkemli bir yaraya doğdurulmuştur,

    İnsanın esması, kutlu yaradan başlayan nur,

    Yarayı kurutursan feci karnaval başlar,

    Dinletecek, sınayacak insan bulamaz o,

    İblis bile gelir, şeytan diye seni taşlar.

    Ne adı kalır insanın, ne hali ne de hikmeti.

    Makineydi, veriydi, demirden ve çelikten,  

    Bendin ötesi çöl, bendin ötesi yoka dayanır,

    Salak saçma bir güçle, yoz bir hiçliği kuşanır.

    K..Çağlar Aksu

  • duru yağmura kurulmuş tüter
    toprağın şanlı kaftanı yemyeşil
    nerden hangi vehimden hangi hülyadan
    hangi tabuttan çıksam da bu büyü
    yeni bir beden verir yeniden yakmam için
    bana

    oysa benim hiç dirilesim yoktur
    bir ölüden daha ölü daha kuru
    kanımda pas tutmuş dönen ince
    çivilerim çakılmış ve bütün kainata gömülmüşümdür,
    bedenim belki de sığmamıştır
    şişip duran bu evren ile o da şişmiştir
    bir avuç toprak olup sonra
    belki de dünyayı da kendine gömmüştür

    sonra o anne saçları gibi tertemiz
    inceden ince ışıltılı mucize koku
    dallardaki çiçekler ılık rüzgarlar ve güller
    gökyüzünü apaçık konuşturan seçkin bulutlar,

    canlanırken yüce bir ışık ile doğa
    bana her zaman bir kıyamet verir
    küçücük bir papatyanın ortasında
    minicik olurum kendime ve vızır vızır
    bir şeyle dolar içim ve ballanır umutlarım ışığa

    gölgesiz görkemdir bu peki nasıl
    ölü kalmanın imkansızlığı
    doğanın yaşatmaktan başka bir zararı yoktur
    nereye gömülürsen gömül seni bulur
    ve çıkartır, direnirsen lanettir.

    artık yaşamaktan başka bir çaren yoktur
    nedendir ?
    kaynaktan gelen ruhlarınız kardeştir.
    büyük ruh geri döner, seni de diriltir.
    yaşatmaktan başka bir zararı yoktur
    kardeşliği öğretir.

    direnirsen zillettir.

    K.Çağlar Aksu (Ağıtçızade Çelebi)

  • Ben bir müstakbel cehennem ehliyim
    Çökerken akşam yine uğuldayan tepeme
    Burnumda yine barutun sözü yanık
    Bir tuzakta doğdum doğalı hep, dünyada
    Ben bir topun ağzına yaklaşıyorum
    Kutsuyorum kıvılcım bekleyen fitili
    Sürülmeyi bekleyen yeni göğü
    Lanetime sürülmeyi bekleyen yeni göğü
    Benden bile sıkılan lanetime
    Sürülmeyi bekleyen göğü
    İnfilaka gerek mi var
    Coşku ve neşeye bak
    zaten tuz buz olmuşlar

    Bütün akşamüzerlerini kutsuyorum
    Hep kutsadım oldum olası olmadım,
    Ben olmadım
    Olmadım

    Sokaklarına yeni çıkmazlar çizdiren kalemde,
    Son çizgide son sokakta kaldım
    Kirli çıkmazlığımı sardım akşamüzerlerine
    Kefen beyazı düşlerimi
    Yıldızları toprağa verdim

    Biteviye çizdiğin kuru kahırları
    Kutsuyorum tenimdeki çöl çatlaklarını
    Ben bir müstakbel cehennem ehliyim
    Akşamın üzerine koca bir mum gibi
    dikilmiş günahım ben uzun beyaz
    Ömrüm gibi erimiş bir mum

    Kendimi kendim yaktım ben biliyorum
    paşa paşa eriyorum çelişkiden
    Dünyaya dikilmiş eriyorum

    Müstakbel cehennem ehliyim diyorum
    eriyorum

    Gecenin tanrısızlığına
    Çukura, ateşe, ve zakkuma
    Zincire, kancaya ve coşkuya
    Andolsun verilmiş eriyorum

    Beni ben yaktım! Biliyorum,
    Her şeyi ben yaktım kabul fakat;
    Bana ateşi ve
    Beni de bana veren
    Sendin!

    Kutsuyorum inanılmış çelişkini ve seni
    Beni bir ömür boyu
    Tuzak bir topun ağzına yakıştırmanı
    Kelle koltukta yaşatıp
    Bir topun ağzına bizleri yapıştırmanı.

    Kutsuyorum yüceler yücesi cehennemini
    Ve seni !
    Ve bir topun ağzında bizden
    Bize,
    biz olmayı yasaklayışını!

    Ah canım benim
    Yazık, çok tatlısın.
    Kutsuyorum yüceler yücesi çelişkini,
    Kararsız karanlığına kusmuşun tekiyim,
    Ağır toplara sürülmüş çiçeklerim, sen istedin!
    Ben bir müstakbel cehennem ehliyim!
    ben bir müstakbel,
    sefilce erimiş tuhaf bir mum ehliyim
    Erimişler kavmindenim

    Ben artık az varım
    Çok yokum
    Sende

    K.Çağlar Aksu
    İNİSİYASYON
    2020 

  • Suların akmasının nedeni sadece kuru bir eğim mi?

    O suyun öyle akabilmesi için big bangtan beri 13,5 milyar yıldır netameli bir hazırlık yapıldı. Neler oldu neler o sular buraya gelip aksın diye… Burada bu yerin yüzünde. Nasıl diye sorarsan cevapları var bilimde . fakat niye ya da niçin dersen cevabı yok. O küçümseyip üzerine basıp geçtiğin tek bir otun bile oradan çıkıp yeşermesi için Evren 13,5 milyar yıl çalıştı emek verdi.
    Niye? Niye yani? Materyalist olalım diye mi?

    Nedensiz, akılsız ve rastgele bir varoluş; devamında sayısız, sürekli ve tutarlı nedenler, anlamlar yaratamazdı. Akılsız bir şey aklı yaratamaz. bizi hiç yaratamaz. İnsanoğlu günümüzde dijital bir akıl yaratmaya başladı yapay zeka denilen bu şey önümüzdeki 20 sene sonunda belki de akıl kazanacak. Demek ki akıl sahibi bir şeyin arkasında yine akıl sahibi bir varlığın olması gerek. Madde ve evren rastgele olsaydı, sürdürülebilir ve süreğen olamazdı. Canlılar için de uyumlanabilir olamazdı. Bir hücre, bir volvox, bir mikroorganizma bir bakteri var olsa bile yaşamına devam edemezdi çoğalamazdı uyumlanamazdı, bölünemezdi bile. Evrim diye bir şey de var olamazdı. Anlamsız bir var oluştan anlam meydana gelmez. Devam edemez. maksimum düzensizliğin ve maksimum kaosun olduğu bir ortam kendi kendini yok eder.İnsan evrenin en büyük ve şimdilik yegane anlamıdır. Doğa evrenin anlamıdır, akıl evrenin anlamıdır. İlham ve Esin evrenin anlamıdır. Sanat evrenin anlamıdır, bilim evrenin anlamıdır. Aşk evrenin anlamıdır.   Ey neden! Neden; Tanrının nefesi ve imzasıdır.

    Entropi derseniz entropi tabii ki olacak evrende, dünyada her şeyin bir ömrü var ve her şey çürümeye doğru gidiyor zaten evrenin ömrü yok mu yani son bulmayacak mı ? Soma doğru gidiyorsa zaten düzensizliğe doğru gitmesi gerekir. Varoluşundan başlayarak ve giderek daha da düzenli hale gelen bir Evren nasıl yok olacaktı sonunda? Giderek mükemmelleşen bir şey yok olur mu?

    Matematik evrenin anlamıdır geometri evrenin anlamıdır matematiği olan bir şeyin, matematikleri yapılabilen bir şeyin anlamsız olması imkansızdır . Genel geçer formülleri olan yasaları olan bir şeyin anlamsız olması imkansızdır.  Okunabilen anlaşılmaya dönük olan kendini ele verme ihtimalleri olan araştırılabilen gözlenebilen sonuç çıkartılabilen sebep çıkartılabilen bu evren denen şeyin rastgele ve anlamsız meydana gelmiş olması ve sadece kuru bir kaostan meydana gelmiş olması, onu bir şeyin, bir gücün, bir kaynağın ya da bir tanrının meydana getirmesinden çok daha saçmadır.

    Big bang’den hemen 300 milyon yıl sonra evrenin madde kaybına uğrayıp çoktan yok olması gerekirdi. Oysa oluşan bu ilk yıldızlar öldükten sonra onların kalıntılarından yeni yıldızlar doğdu ve bu böyle devam etti. Ve devam ediyor peki neden?  Öyle ki, evrendeki normal maddenin yok olması 10 milyon trilyon yıl sonra başlayacak.

    Piyangodan çıkmış olamayız. Tombala’dan Yağmur çıkmaz Gül çıkmaz arı çıkmaz aşk çıkmaz akıl çıkmaz. Benim kedimin mucize gözleri çıkmaz. Duygu çıkmaz sadece makine çıkar o da 13,5 milyar yıldır çalışamazdı zaten. Kaos çıkar… Kosmos değil. İlk atom nereden geldi peki? Sürdürülebilir bir şey değil yani. Sürekli tombala sürekli çekiliş… 13,5 milyar yıldır herr yeni bir oluşta her yeni bir şeyin ortaya çıkışında sürekli bir piyango çekilişi yapıldı, ve her çekilişin sonunda doğru sayı çıktı sürekli ve sürekli doğru sayılar çıktı; ve dünyanın, protein molekülünün amino asitlerin dokuların, organların sistemlerin canlıların cansız maddenin atomun elektronun protonun, neredeyse ölümsüz sayılabilecek yıldızların, (10  milyar yıldır yaşayan) , Kara deliklerin, kuasarların, nötron yıldızlarının,  galaksilerin, galaxy sistemlerinin ve daha sayısız birçok şeyin ortaya çıkmasını sağladı öyle mi? Ve düşüncenin ve aklın ortaya çıkmasını sağlar öyle mi?  Ve evrende uzayda ve dünyada her şey birbiriyle uyumlandı durdu . Yahu yazı tura atıyorsun,  üst üste her seferinde yazı gelme ihtimali bile çok düşük ya.

    Nasrettin hoca’nın Göle maya çalmasına inanırım da piyangodan çıktığımızda inanmam her şeyin piyangodan çıktığına inanmam. Nasrettin Hoca Hikmet sahibi bir adam sonuçta.

    Nedensiz, akılsız ve rastgele bir varoluş; devamında sayısız, sürekli ve tutarlı nedenler, anlamlar yaratamazdı.

    Ökaryotların ortaya çıkması için peki neden 11 milyar yıl beklendi diye soranlara da şunu söylerim : 11 milyar bizim algımıza  göre çok uzun geliyor ve fakat bence hiçbir şey bu.  evrenin bilimsel olarak hesaplanan ömrünü yukarıda söyledim.

    K.Çağlar 

    YanıtlaYönlendirTepki ekle
  • Dünya akla uygun değil diyor Albert CAMUS. Aslında akıl da insana uygun değil. İnsanoğlu yani homo sapiens, bütün evrimleşme süreçlerinde ve bu evrim hala devam ederken aklıyla nasıl uyum sağlayacağını, aklını nasıl yöneteceğini, bir akla sahip olmanın ağırlığını, bedellerini ve sonuçlarının yönetimini hala öğrenemedi ve onun sıkıntısını yaşıyor. Bütün bu sanat, edebiyat, felsefe ve din hareketleri, hepsi bu sancının sonucudur. hepsi bu sancılı sürecin sonucudur. İnsan aklı sürdürülebilir olmayan bir işlevselliğe sahip. Aklı iyiye kullanmak çok faydalıymış. Aklı iyiye kullanmak gerekirmiş. İdeal olan buymuş diyorlar. insanoğlunun neolitik devirden günümüze kadar süren 12 bin yıllık bütün süreçlerine yüzeyden bile bakacak olsak; bu akıl denen şeyin pek de iyiye kullanılmadığını göreceğiz. akıl daha çok iyilik mi üretti yoksa kötülük mü üretti ya da daha çok kötü sonuçlara mı sebep oldu? bütün tarihte ve günümüzde, kaş yaparken milyonlarca göz çıkmadı mı? kurunun yanında yüzmilyonlarca yaş yanmadı mı? Teknolojik, bilimsel ya da sosyolojik/siyasi devrimler. İdeolojiler, öğretiler. Ne oldu peki sonuç ne?

    Akıl havalı bir uyumsuzluktan başka bir şey değil bana göre. Ve aklı olan ya da aklı gelişmeye başlayan, bütün bu süreçlerde bir akıl üretmeye başlayan ve bunu geliştiren tek hayvan türüyüz. Akıl insana uygun bir şey değil çünkü biz bir hayvandık ve bu adaptasyon süreci hala devam ediyor. Ya da öyle bir süreç bile yok. ya da giderek matematikselleşiyor, mekanikleşiyor ve iyice kuruyup rasyonelleşiyor. Akıl ve postmodern rasyonalite insanı giderek robotlaştırıyor. Timsah ya da aslan, karnı doyunca bir hafta yatar. başka bir katliam yapmaz zevk için. İnsan da bir hayvandı lakin aklı üretti ve karnı doymaz, gözü doymaz bir yaratığa dönüştü. bence insanoğlu bu akıl denen şey ile doğal bir canlı olmaktan çıkmıştır. ve doğadan da kopmuştur artık.

    insanda tarih boyu süregelen bütün bu istikrarsızlık, çelişki, tutarsızlık, savaşlar, kötülükler ,psikolojik rahatsızlıklar , delirmeler intiharlar, nörolojik rahatsızlıklar, psikiyatri, psikoloji ,pedagoji, NLP, yaşam koçluğu, kişisel gelişim, yoga, tasavvuf, inisiyasyon süreçleri, mistik öğretiler, ruhsal gelişim öğretileri ve hepsi bu sancılı sürecin sonuçlarıdır. Uyumsuzluk, doğal bir canlı olmaktan ve doğadan çıkış. Sonradan eklenen bu yapay parça ile uyum sorunu. Tıpkı bir insan bedenine dışardan başka bir organ nakledildiğinde doku uyuşmazlığı sorunu yaşanması gibi bir şey bu.

    Evet aklı geliştirmeseydik bu gezegenden silinip gidecektik belki de. Çünkü zaten zayıf bir türdük. Survivor koşullarına dayanamayacaktık. fakat bunlar da çok peşin hükümler lakin şu an dünyada hala binlerce şempanze, primat, maymun ve orangutan türü var. belki de onlar nasıl bugüne gelebildiyse biz de gelirdik. Ama dediğim gibi akıl hala bize pek uygun değil. Akıl bir lanet mi yoksa bir nimet mi? Aklımız bize ne kazandırdı? kan ve gözyaşı mı? bilmiyorum tarihe bakınca başka bir şey göremiyorum. Akla sahip olan İnsanoğlu şu varlıkta ve şu evrende neye sebep oldu? neye sebep oluyor? ya da neye yaradı? neye yarıyor?

    Bilinçaltı, ego ve supergo gibi üçe bölünen bir akıldan ya da üçlü bir koalisyon tarafından yönetilmeye çalışılan bir akıldan bahsediyoruz. Neden tek bir parça değiliz, bir bütünlük taşımıyoruz? Bilinç dediğimiz şey iceberg’in sadece görünen kısmı değil mi ? Evet. Peki irade nerede, var mı gerçekten o?  İrade yoksa, etkisi tahmin edilenden ya da bilinenden çok daha az ise, bilinçli, bağlantısız, bağımsız tercihlerden bahsedemiyorsak peki akıl nerede? Her tercihin, her davranışın altında genetik faktörlerden tutun da, sosyolojik, çevresel, yaşantısal , görüngüsel , vs…bunun gibi etkiler varsa peki o zaman nasıl bir akıldan söz edeceğiz?

    Evet aklın tanımı zaten tam olarak yapılamadı. Sistematik mantık süreçleri için düşünce üretmek, sebep-sonuç süreçlerini belirleyebilmek, kavramsal ve soyut düşünebilmek. Akıl bunları sağladı bize. Fakat onun evrimsel süreçte geldiğimiz noktada insana uygunluğu, insana faydaları, zararları, nelere sebep olduğu, nelere sebep olamadığı gibi daha birçok şey bence artık tartışmaya açılmalıdır. Sanayi devrimi ve moderniteyle birlikte günümüze dek salt rasyonalite kutsandı durdu ve hala kutsanıyor. Yaklaşık 300 yıllık bu zaman diliminde, sadece kuru akla tapan insanoğlu peki ne kazandı ne kaybetti? Aklı ve bilimi bir kenara koyalım demiyorum ve fakat günümüzde geldiğimiz nokta nedir? Neredeyiz? Nereye doğru evriliyoruz? Dünya ve insanlık, insani değerler, etik, insaniyet, insanlık onuru nereye gidiyor?

    Koskoca dünya Londra’daki 5 tane bankere, 5 tane küresel bankaya, üç beş tane küresel kartel sermaye odağının insafına kaldı. gülüyorum ha bu kadar şeylerden sonra. Aydınlanmalar, rönesanslar, devrimler yok bilmem neler. Eskiden de krallar vardı ne değişti ? Şimdi de sermaye kralları var. Adamların derdi para değil artık onu da söyleyeyim. Yani uzun zamandır değil. Parayı veren düdüğü çalar değil mi evet… 10 trilyon dolarlık şirket mi olur? 10 trilyon dolarlık gezegen olur.. Ayrı bir Cumhuriyet olur, oldular zaten.

    Bırakın yapsınlar gardaş bırakın geçsinler.

    Şirketlerin küreselleşmesi, devleşmesi, gayri resmi devletleşmesi, kartelleşmesi, günümüzde resmi devletleri bile; hatta dünyayı yönetmelerini sağlıyor. Savaşların, terörün ve bütün pisliklerin arkasında da bu küresel çok büyük şirketler var. Mantıksız büyük şirketler. Her sektörde.

    İşte akıl. ve bu tragedya. Sofokles’ten beri hiç değişmedi bu manzara. Akıl bence Sisifos’un dağa çıkarıp çıkarıp bıraktığı lanet bir kayadan başka bir şey değil. Çok akıllı olana cin gibi, şeytan gibi derler. Bunu da son olarak buraya bırakayım. Doğasında masumca ve özgürce yaşayan hayvanlardaki huzur, insan da yok.

    saygılarımla.

    K.Çağlar Aksu

  • Peki İmtihan Neden Var?

    Allah’ ın senin yapmanı istediğin şeyi (ki bu bir şerefsizlik ya da güzel bir iş) yapmana izin vermesi ve bunun için uygun olan bütün şartları sana sağlaması demek, evet her şeyi yine bir şekilde Allah’ın yapması demektir. Çünkü her şeyi her an o yaratıyor. (dolaylı) lakin bu hakikat: mesela zamları direk O’ nun yapması anlamına gelmez. ya da yolsuzlukları. ya da kötülükleri. Kader Allah’ ın külli ve kuşatıcı ilmidir. Ölçüsüdür. Bu ölçünün içine; evrende ve varlıkta her şeyin neden böyle olduğu, göğün, yıldızların, yağmurun, denizin, ağacın, köpeğin, insanın, vs… neden böyle olduğu, yani her şeyin niye başka biçimlerde olmadığı ve doğadaki bütün fizik ve kimya yasaları, bizim ömrümüz, cinsiyetimiz, ırkımız, annemiz, babamız, kardeşimiz, eşimiz… işte bütün bunlar kaderdir ve Tanrının tayin ettiği ölçülerdir. Kader aynı zamanda da Tanrının sonsuz, külli ve aşkın bilgisi ve bilmesidir. Tanrı bize ise müthiş bir armağan ve marjinal bir imtiyaz vermiş, irade. Yani bu durumda sen bütün eylemlerini ve işlerini; Allah onu önceden öyle bilmiş olduğu için, yapmazsın. Sen kendi tercihinle kendin yaparsın bütün işlerini ama Allah bunu kendi külli ilmiyle sonsuzlukta bilmiştir, görmüştür. Hülasa eylem sana aittir. Evet biraz sofistike fakat hakikat budur. Biz yapar, ederiz ve o bilmiştir. Bizim iradi kararlarımız üzerinde Allah’ ın hiçbir etkisi yoktur. Aksi takdirde cennet, cehennem ve hesap günü absürd hale gelirdi. Uzaylılar var mı bilmiyorum ama kainatta irade verilmiş tek canlılarız ve bunun bir bedeli olmalıydı. Bu bedel ise, imtihan ve gelişimdir. (tekamül) Bunun bedelinin yani imtihan sonucumuzun ne olacağına her zaman biz karar verdik , veriyoruz. İrade ve akıl demek, yarı tanrı olmak demektir. öyle irade işte deyip geçilecek bir şey değildir bu . şu yeryüzünde insanın çapında başka bir varlık var mı? empirik düşünürsek. Ya da uzayda? uzayda olmasının da çok düşük bir ihtimal olduğunu astronomlar dillendirmeye başladılar. olsa bile Kuran ‘ da bir çok alemden bahsedilir ve Dünya da bir alemdir. Velhasıl irade ve akıl müthiş sujelerdir.

    Allah bize vicdan ve utanma duygusu da yüklemiş, şehvet ve ihtiras da yüklemiş. tercih bizim. Bence Kuran’ da da belirttiği gibi, yarattığı bütün mahluklardan üstün tuttuğu ve tutacağı bir varlığı, dünyaya etten kemikten bir melek gibi salt iyilik üzerine ve iradesiz gönderseydi; asıl bence bu saçma olurdu. bütün varlıklardan üstünüz. özgür bir irademiz ve özgür bir aklımız var. İradenin bedeli de imtihan ve tekamüldür. İradesi olan varlıklar gelsinler dünyada türlü rezillikler yapsınlar ve hiçbir imtihan, cezaya tabi olmasınlar. neden imtihan var diye neden sorulur hiç anlamadım. özgür iraden var ve bu yüzden de yaptıklarından sorumlusun. Yarı tanrısın ve bedeli de bu. Bu kadar basit. Allah hem irade ve akıl verip hem de sorumlu tutup imtihan/ödül/ceza sistemi koymasaydı bu sefer de bu nasıl adalet böyle iş mi olur derlerdi. Hoppala paşam malkara keşan. İrade varsa, diyalektik olarak sorumluluk kaçınılmaz olur. Allah bizi niçin yarattı? Yaratmak için yarattı. Kendisinden sonraki en büyük iradeyi ve en büyük aklı bize verdi. “Niçin imtihan var?” sorusu aslında; bizi niçin yarattı sorusudur. ya da bizi niye böyle üstün bir akıl ve iradeyle yarattı sorusudur. çünkü üstün irade ve üstün akıl sahibi bir varlık yaratılmışsa imtihan/ödül/ceza kaçınılmaz olur. yani neden imtihan var? Bizi yarattığı için.

    Önce şiddet vardı. Sevgi daha sonra keşfedildi. İnsanoğlu medenileştikçe ulvi duyguları keşfetti. Şu yeryüzünde nice sevgiler zaman içinde eriyip heba oldu ama nefretler bu durumdan pek nasibini almadı. Nefret de bir şiddet türüdür. ve daha kalıcıdır. Hülasa, insanlığın 300 bin yıllık fotoğrafına çok da romantik bakmamak lazım. evet tabiki sevgi çok önemli, çok gerekli, çok güzel. sevgi ; eğer biz doğal ve gerçek paradigmaya geri dönersek, işte o zaman Batı gibi yoldan çıkıp delirmeyelim diye lazım bize sevgi. Tekamülde ilerleyip Ahsen- i Takvim olalım, -insan- olalım diye . Kurtuluşa ve huzura erelim diye. Kamil olalım diye. ama işte en önce şiddet vardı.

  • Tanrı Neden Yaratır?

    (Tanrının Yok’u Onun Potansiyelidir.)

    Tanrı neden, niçin yaratıyor peki?

    El Cevap: Yaratmak için yaratıyor. Yaratabildiği için.

    Tanrı dediğimiz şey, aşkın ve akıl almaz bir güç ise o halde Antropomorfizme düşmeyeyim diye yüzlerce takla atarak, insanda bile var olan -bazı- özelliklerin onda hiç bulunmaması gibi bir gerekliliğin mantığını absürd buluyorum. Tümevarım diye bir şey var. Bütünden kopan bir parçanın, hiçbir özelliğinin ve niteliğinin, kopup geldiği bütüne benzememesi ya da ondan tamamen farklı olması, rasyonel hatta mantıklı bir çıkarım bile değil tabi ki. İnsanda bile kısmi ölçüde bir yaratma özelliği varken ve bizler yaratmadan, üretmeden, bir şeyler ortaya koymadan duramazken, Tanrı gibi bir şeyin var olup da yaratmaması, üretmemesi enteresan olurdu. Sonsuz birlik, kozmik doygunluk ve aşkın bütünlük içinde kendi kendine yetse de, hiçbir şeye ihtiyacı olmasa da; hiçbir şey istememesi, dilememesi ya da kendinden başka bir anlam denememesi, hiçbir şey üretmemesi; sonsuzluktan sonsuzluğa kendi birliği bütünlüğü içinde, yani kendi varlığı ve kendi yokluğu içinde, sonsuzlukta ve zamansızlıkta öylece kalması, çok zaruri bir durum gibi görünmüyor. Zaten bir Tanrı için bir zorunluluk söz konusu değildir. Hiçbir şey murad edemeyen hiç bir şey isteyemeyen bir varlık zaten tanrı olamaz ,çünkü mahkum bir durumda kalmış olur. Bu da bir kusur göstergesidir. Bizler en fazla üç haneli ıq’ya sahip cuzi akıllı ve cuzi iradeli, bir şeyler üretip ortaya koyan yaratıklar olarak; külli akla ve külli iradeye sahip mega bir aklın, hiçbir zaman hiçbir şey yaratmaması, üretmemesi daha enteresan olurdu. Bu durumun bir yokluk ya da bir hiçlikten bir farkı olur muydu? yine hiçbir şey olmazdı. Yani bir Tanrı yokmuş gibi olurdu. Tanrı tabi ki kendi zamansızlığında ve boyutsuzluğunda, mutlak olarak bir nokta gibi var olsa da, pratik ontolojisi ve bu varlık durumunun anlamı boşta kalırdı. hiçbir şey yaratılmasaydı yine hiçbir şey olmazdı zaten. Bizim olmadığımız bir boyut ya da kavram: bir yokluktur. Biz yoksak zaten hiç bir şey yoktur. Biz bir gün yok olursak ve ardımızda içinde bizim yer almadığımız bir evren kalmış olursa; evren de artık yoktur. Yani biz yok olduğumuzda aslında evren de yok olmuştur. yoktadır. çünkü onu tanıyıp, bilip, ona anlam verecek bir şey kalmamıştır.

    Anlam ve amaç konusuna gelecek olursam. Bizler minicik ve kuru kıçımızla yaptığımız, edip eylediğimiz birçok eylem ve edimde anlam ve amaç ararken; Tanrı diye isimlendirilmiş olan bu acayip şeyin, bir yaratmayı dilerken ve yaratırken ve yarattıktan sonra, yarattığı nesneyi/varlığı bir anlam ve amaca bağlamamış olması fikri, hali hazırda mantık denen mucize mekanizmayı paçavraya dönüştüren bir fikirdir. Fikirse tabi.

    Tanrı üstelik bu yaratmayı istemedi. bu yaratmayı diledi. İstemek eylemi ihtiyaçtan hasıl olur. İhtiyaçlarımızı isteriz. Dilemek ise keyfe keder bir eylemedir. Bir arkadaşla buluşmayı , görüşmeyi dileriz. Birine yardım etmeyi dileriz. yolda yürürken deniz kenarındaki bir bankta oturmayı dileriz. Bunların hiçbirini yapmasak bize hiçbir şey olmaz. Bizden hiçbir şey eksilmez. Yani bu eylemlerin hiçbirini yapmaya muhtaç değiliz. yani bunlar ihtiyaç değil, seçenektir. İstemek eylemi ise ihtiyaç yönündeki eylemdir. onu istemekten başka seçeneğimiz yoktur. o şeyi istemeye mecburuzdur. yemek isteriz, su isteriz, para isteriz.

    Bir ressam resim yapmasa da yaşayabilir. bir marangoz masa üretmese de yaşayabilir. bir heykeltıraş heykel yapmadan da peki ala hayatını devam ettirebilir. Tanrı da işte bu noktada hiçbir şey yaratmadan da peki ala varlığını aynı şekilde sürdürür. Tanrı için de yaratmak, bir ihtiyaç ya da istek değildir. Tanrı yaratmayı dilemiş ve yaratmıştır. bu bir lütuf, imkan ve seçenektir. Tanrı , yaratabildiği için yaratmıştır. Yaratmaya ihtiyacı olduğu için değil. Bu bir ikram ve rahmettir.

    yokluk bir anlamda aslında hiçbir şeylik , hiçlik, hiç olmazlık, olmamışlık, sıfır olmak demek değildir. Hiçbir şey yaratmamış ve tek duran, hiçbir şey yapmayan, aşkın ve akılalmaz bir güç. Tanrı. hepsi bu. Başka hiçbir şey yok. Absürtizm budur! ne olurdu peki? ya da ne olmazdı? Tanrı ontolojik, somut ve pratik anlamda olsa bile; tanrı işlevsel, kavramsal, rasyonel olarak var olmuş olur muydu? Kendi zatı dışında bir varlık durumunda olabilir miydi? olurdu. Kendine var olurdu. Kendiyle var olurdu. Tabi ki o zaman da enine boyuna yine var olurdu. Tanrı tabi ki varlıktır; yani varın varıdır. diğer türlü Tanrı, yokun yoku olmuş olacaktı. Bir Tanrı nasıl var olur, nasıl vardır? Tanrı evet hem vardadır hem yoktadır. isterse yokta da kalır.

    belki de hiçbir şey yaratmadan önce belki orda kalmıştır. tanrı bir yerde kalmaz. tanrının bir yeri yoktur ama yokluk bir yer ya da bir mekan değildir. Yokluk , Tanrı’nın yaratmazlığıdır. Ya da Tanrı’ nın yaratmazlık durumudur. Yokluk budur. bunlar aşkın ve metafizik kavramlardır. Ama mevzubahisin başında bu -j-maddesinin başında ileri sürdüğüm gibi; Tanrı yaratmasaydı yokun yokunda ve hiçin hiçinde olacaktı. o kavramda varlığını sürdürecekti. varlıkta onun yoklukta. varlık da O, yokluk da O. isterse sonsuzluktan sonsuzluğa hiçbir şey yaratmadan da kendi varlığını peki ala sürdürürdü. Zaten bunu sonsuzda sürdürdü, o sonsuzda hep vardı. sonsuzdan geliyor. hepti o. hep o. hep olandı.

    sonsuzdan geliyor. çünkü o tek dingin, tek durgun, tek olgun ve devinmeyen, devinmeye ihtiyacı olmayan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, varın ve yokun tek sahibi Allah(cc) ‘tır. Evrenin biz yok olunca yok olması ile; Tanrı’nın biz yok olunca yok olması aynı şey değildir! Evren bir mahluktur, Tanrı ise yaratıcı olan aşkın bir bilinçtir. Tanrı hiçbir şey yaratmasa da, kendi kendini bilir, kendi kendine yeter. Evrenin ise bilinci yoktur ve kendi kendine yetemez. Devinmek için yaratıcıya muhtaçtır. Biz de devinebilmek için evrene muhtacız. evren de Tanrı’ ya muhtaç. yani biz de Tanrı’ ya muhtacız. Tanrı ise devinmez. Tanrı mahlukatı devinmek için yaratmadı. Bizim olmayışımız Tanrı’yı yok kılmaz. Evreni yok kılar, çünkü evren bize sebep yaratıldı. Allah’ın ayetlerini okuyup bilmemiz için. Devinip yaşamamız için, Samanyolu ‘nun devinebilmesi, Güneş Sistemi’nin devinebilmesi, Dünyanın, ayın ve Güneşin devinebilmesi ve yine bizim devinip yaşayabilmemiz için, yaratıldı evren.

    Biz yoksak, evren boşa çıkar ve anlamsızlaşırdı. fakat bizim olmayışımız Tanrı’yı anlamsızlaştırmaz. çünkü Tanrı bize sebep var olmadı. Ama evren bize sebep var oldu. Önce kim vardı? Bütün rasyonel, irrasyonel, dini, felsefi, retorik, poetik, analitik ve diyalektik , teolojik, düzlemlerde önce olan Tanrı’dır. yani tanrı bize muhtaç olsaydı bizden önce varlıkta olup varlık olmazdı. bizden sonra var olurdu. Tanrı bize sebep var olsaydı, Tanrı olmazdı, çünkü Tanrı zaten sebepsiz olandır.

    Tanrı insanı ve bütün yarattıklarını ihtiyacı olduğu için yaratmadı. Bunu ileri sürenler absürdist yaklaşıyor bu ciddi konuya. Tanrıyla tanışmışlar gibiler. O’nun zati mahiyetini, Gayb’ını, hikmetini, ve sonsuzdan gelip yine sonsuza giden kozmik tarihini bilirler gibi dem vururlar. Soylarının bile iki günlük nefesiyle. iki günlük gördüğüyle. İnsan nisyandadır der Kuran, ne doğru der. şu insan soyu koca evrende hatta sonsuz kozmik tarihte kaç dakka, kaç saniye eder? Ne kolay. e-kolay.net. ilk internet aboneliğim.

    O, yokun yokunda, kendi sonsuz potansiyelinde, varın varını diledi. İstemedi. diledi. Hem yokta hem vardaydı. Rahmet etti ve varlığı yarattı. Var’ın varını yarattı. Varlık (mahlukat, bütün yaratılanlar) Var’dan var oldu. Var , Tanrıydı. Yok, Tanrıydı. Var’ dan varlık oldu. Var’ın varı. Evren ya da evrenler, mahlukat, alemler hepsi Var’dan var oldu. hem vardan hem yoktan var oldu .

    Bizim yokluğumuz bizim yokluğumuzdur. Tanrı’nın yoku ise Tanrı’nın yokudur. Bizim yokumuz zaten yoktur. O Tanrı’dadır onundur. Bizim yokumuz yoktur ama Tanrının yoku vardır. yok da o , var da o. yokluk da onun , varlık da. o hem varlık(kavramsal olarak) , hem yokluk(kavramsal). biz var olmasaydık o yine vardı. hep vardı. hepten vardı. hepten hiçliğe hep vardı. Bizleri yaratmasaydı sadece -biz- olmazdık. Biz yokta, O’nun yokunda kalmış olurduk. yani sadece onun sonsuz potansiyelinde kalmış olurduk.

    Tanrı’nın kendi sonsuz ve kozmik tarihinde yarattığı bütün her şeyin (varlık) haricindeki henüz yaratmamış olduğu her şey henüz Yok’tadır, yoktur. Yokta yani Tanrı’nın Yokunda olan her şey Tanrı’nın sonsuz potansiyelidir. Tanrısal ortamları ise, yaratılmış ve ortaya çıkmış olan varlık alanları oluşturur. Dolayısıyla Potansiyel sonsuzluğun (Tanrı’nın yoku) dışındaki bütün alanlar ve ortamlar birer varlık alanıdır. Yani yaratılmış, yoktan(potansiyelden) vara geçmiş, Tanrısal Ortam ya da Ortamlar’dır.

    Tanrı’nın kendiliği ise, Tanrı’nın kendi Var’ı ve Yok’unun dışında bir kavramda duran zati halidir. Yani Tanrı hem yarattıklarından hem de yaratmadıklarından bağımsız bir kendiliğe sahip ve devinmeyen, yegane öz bilinç ve öz kaynak zihindir. Onun kendiliği hem kendi potansiyelinden ve hem de bütün Tanrısal Ortamlar’dan ayrıdır. O var ve yokun tek sahibidir. O yegane kendiliktir. Devinmeyen kendiliktir. Külli kendiliktir. İnsanda yer alan tanrısal ortamdaki kendilik ise cüzi kendiliktir. İnsan cuzi kendiliğini kendi bilincinde bulur. bu bilinç alanı ise, yaratılmış olan tanrısal bir ortamdır. İnsan aklı ve bilinci de bir kendiliktir. Bu bizlere bahşedilmiş muazzam bir şeydir. Bizim de bir potansiyelimiz ve yaratma niteliğimiz var. Bizim kendiliğimiz ise devinmeyen değil; ihtiyaçları olan, koşullu ve şartlı bir kendiliktir. Yani devinen bir kendiliktir. insandaki cüzi kendiliğin potansiyeli ve yaratması ise külli kendilikteki gibi sınırsız ve sonsuz değildir. Devinen her şeyin bir sonu vardır. Çünkü insan tanrısal bir ortamdır. Bütün Tanrısal Ortamların hepsi devinim alanlarıdır. Varlık bir devinimdir. Yani Tanrı’nın potansiyelinden çıkıp var olmuş , yani yaratılmıştır. Tanrı’nın kendiliği ve yaratma edimi ise; kayıtsız, şartsız ve sonsuz bir kendiliktir. Tanrı’nın sonsuz potansiyeline, Tanrı’nın yarattığı her şeyi nispet etmeye kalkmamız sanırım yersiz bir düşünce olurdu. İnsanın potansiyeli ise sonsuz değildir.

    *Tanrı’nın Yok’u onun potansiyelidir.

    Tanrı’nın Var’ı ise onun Yok’unun görünmüş bilinmiş zahir olmuş, nimet olmuş, zuhur etmiş halidir, halleridir. Yani yaratılan her şey Yok’tayken, O yine O’ydu. Var’ı da vardı. Yok’u da. Hepten hepe, hiçten hiçe. Bizleri ve belki başka irade sahibi varlıkları yaratmayı diledi. Tanrı, yaratmak eylemini ihtiyacı olduğu için ya da gerçekten var olmak için yapmaz. Tanrı’da yokluk ve varlık iç içedir zaten. İsterse bize verdiği vaadi yerine getirdikten sonra, yarattığı bütün alemleri, varlıkları her şeyi yeniden toplar ve kendi kavramındaki yokluğa katar. Potansiyeline. Dilerse bir daha hiçbir şey yaratmaz. Belki de bizden sonra bir şey yaratmamıştır. çünkü O, zamanın dışındadır. belki bizi, cennet ve cehennem hayatını, sonsuzluk imgesiyle ifade edilebilecek kadar uzun bir zaman oralarda yaşandıktan sonra bizi tekrar yokluğuna katacak. ya da kattı bile. biz kendi zamanımız içinde bunları lineer olarak sırayla yaşıyoruz. Festivalin nihayetini kimse bilmiyor. sonsuza kadar cennet ya da sonsuza kadar cehennem bana çok tutarlı gelmiyor ve fakat bu böyledir bu kesin böyledir demek de bana biraz cesurca ve cüretkar gelmiştir hep. fakat ülkemizdeki gelenek İslam’ı bunu kesin olarak dile getiriyor. bunlar Gayb bilgisidir bilemeyiz. ben sadece naciz aklımı işletip tahmin ediyorum fakat onlar bu kesin böyledir diyebiliyorlar. Konuya dönersem, belki bizi her şey yaşandıktan sonra yokluğuna katmıştır. geldiğimiz yere. ya da geldiğimiz kavrama. bütün evren ya da evrenler mahluktur. Yaratıcı ile yaratılmış olan ayrıdır. Vahdet-i Vücud anlayışı panteist bir anlayıştır. Kuran’la ve İslam ile çelişir. Her şey tanrıdır, her şey O’dur. O bende , ben de O’ndayım demek şirktir. Tasavvuf malesef bir yozlaşmadır. bir zamanlar ben de severdim o derviş menkıbelerini lakin malesef uyandım evet. Her şey tanrıdır demek; Tanrı evrendir demektir. bu da panteizmdir. O zaman kim OL ! dedi? yaratma eylemini kim yaptı? Kuran’da onlarca ayet boşa çıkar. evren ve bütün varlık her şey, ezelden beri tanrıydı madem o zaman her şey ; evren varlık zaten hepsi ezelden vardır. Bunun adı küfürdür. Panteizmdir. Evet tabi ki ,Mülk onun. Her şey onun. ama her şey O değil. Onun zati sıfatları sadece onda saklıdır. Gaybı sadece onda saklıdır. Kuran’da iki üç sembolist , simgesel ayeti alıp böyle anlamlara yormak, müteşabih ayetleri sınıflarken , işine göre olanı almak, diğerini müteşabih saymamak, tehlikeli bir iş. Külli İrade, Cüz-i İrade. bu ne peki? Her şey Allah ise benim cuz-i iradem ne olacak? suç ne olacak? imtihan ne olacak? suçlular, zalimler ne olacak? cehennem ne olacak? cennet ne olacak? hesap günü , nizam , ahiret ne olacak? günah ne olacak? sevap ne olacak? Sadece O var, ve ondan başka bir şey yok demek de; her şey “O” demektir zaten. Her şey O’dur. Ondan başka bir şey yoktur demek küfürdür. Rabbimizin büyük bir sanat, hikmet ve incelikle yarattığı her şeye ve onun yaratma sıfatına hakarettir. ve en vahimi; onun yaratma sıfatını da ortadan kaldırır. Her şeye kadir olan Yüce Rabbimiz, kendini yarattıklarından ayıramayacak mı? Ayırmadıysa ve her şey hala O ise; her şeyin ama her şeyin içi boşalır. Yukarda saydım. hepsini de sayamadım. sayamam da. Yaratıcının olması gerektiğini ispatlarken ; ortada bir eser varsa bunu var eden bir usta var diyorsunuz. Peki, bir masa imal eden bir usta aynı zamanda masa mıdır? kuyumcu yüzük yapıyor, yüzük kuyumcu mudur? bla bla bla. örnekler sayısız uzar. Evreni yaratan yaratıcı usta ; evren midir? yani Rabbimiz yarattığı şeyden kendini ayıramamış ve ne yarattıysa sürekli onunla bütünleşmiş ve bu böyle devam etmiş. hoppala paşam , malkara keşan. bu tasavvuf konusunu tarihten günümüze enine boyuna daha incelikli bir makalemde ele alacağım. şimdilik bu bahsi burda kesiyorum. Tasavvuf radikal bir romantizm, kökleri Batınilik’te olan sapkın ve uçkun bir anlayıştır. Uçan kaçan belli değildir.

    Big Bang’dan önce Tanrısal ortam vardı. Bu sebeple bir hiçlik ortamından zaten söz edilemez. Evren yaratılmadan önceki ortam Tanrısal ortamdır. Big Bang olayı ise bir dönüşüm olayıdır. Var olan Tanrısal ortamın başka bir Tanrısal ortama dönüşmesidir. Varlığın tümü ise zaten çeşitlenen bir Tanrısal ortamdır. Değişen ve dönüşen Tanrısal ortamlar bütünü. Tanrısal ortamla Tanrı farklı kavramlardır. Tanrı’nın yarattığı bütün sistemler ve varlıklar birer Tanrısal ortamdır.

    Yaratan ve yaratılan, Allah ve kul, Özgür irade ve bedel. Şiddet-uysallık, kötülük-iyilik, zalim ve adil. cehennem-cennet. hepsi çok gerekli ve hepsi yerli yerinde. mesuliyet ve imtihan. suç ve yargı. güzel ahlak ve ödül. gelişim ve tekamül. Şiddet ve kötülük. Hepsi yerli yerinde.

    Kötülük zaten bütün kusurların ve zayıflıkların kaynağıdır. Onu seçmek ya da seçmemek senin elinde. Güçlü olmak iyi olmaktır. Kötü olmak bir tür kısa yoldur. Onu seçmek kolay yolu seçmektir. Zayıfların tercihidir.

    K.ÇAĞLAR AKSU

  • Soru: Neden Şiddet Var ? Çok Mu Gerekliydi? Ya Da Şiddetin Kendi Şiddeti Daha Az Olamaz Mıydı? Tanrı Kötülüğü Neden Yarattı ve Neden İzin Veriyor?

    Evet, bu imtihan ya da tekamül, şiddet (kötülük) olmadan da yapılamaz mıydı? Çocuklar işkence edilip öldürülüyor mesela. Bir çocuk o acıyı çektikten sonra ölüyorsa gerisi boş deniyor. Tanrı bu çocukların çığlıklarını ve acısını duymuyor mu deniyor mesela.

    Vereceğim cevabı maddeler halinde vermeye çalışacağım;

    1-Her şeyin ancak kendi zıddıyla var olabilmesi. (dualizm) . irade seçim yapmaktır. her şey aynı olsaydı, hiçbir şeyin zıddı olmasaydı seçim yapılacak bir şey de olmazdı. her şey ya hepten iyi, ya da tamamen kötü, ya hepten çirkin ya da hepten güzel, ya hepten doğru ya da hepten yanlış olurdu. böylece irade de anlamsızlaşırdı. seçim yapılacak bir şey kalmazdı. aslında hiçbir şey kalmazdı. bütün kavramlar sıfırlanır ve anlamsızlaşıp yok olurlardı. herkes kötü olsaydı; kötü de kalmazdı, iyi de. bu örneği her şeye uygulayabiliriz. işte diğer bütün kavramlar gibi irade kavramı da epistemolojik, ontolojik, işlevsel hükmünü kaybeder, kavram olarak sıfırlanırdı.

    2-İnsanın yaratılması. İnsanın yaratılması otomatik olarak onu hemen sorumlu tuttu.

    3-İnsanoğluna çok büyük bir hak ve çok önemli bir ayrıcalık olarak akıl ve özgür irade verilmiş olması. Bu yüzden de tekamül, sorumluluk, ödül ve cezanın yani imtihanın otomatik olarak devreye girmesi.

    4-Yani Allah(CC) bir akvaryum içinde izlemek için süs balıkları yaratmadı. Bütün yarattıklarından üstün tutarak akıl ve özgür irade bahşettiği bir yarı tanrı yarattı. İnsanın akvaryumda başı boş gezen bir süs balığı gibi amaçsız, mesuliyetsiz, suçlamasız, yargısız, ödülsüz, cezasız, sorgusuz bırakılmış olması mantık süreçleri içinde imkansızdır. Bütün öğretilerde, bütün dinlerde ve tabi antik ya da modern bütün hukuklarda insan sorumlu ve mesüldür. Mesul olması için seçim yapabilmesi (özgür irade), seçim yapabilmesi için; kavramların karşıtlıklı ve dualist olmasının yanında insanın da irade ve akıl sahibi olması gerekmektedir. İnsanın , tekrar ediyorum ; bir yarı tanrı olan insanın, yaratılmış olması; onu üstün ve mesul tutmaya mantıksal ve rasyonel süreçlerde mahkum kılar.

    Mesuliyet ve İmtihanın sebebi ya da kötülüğün neden var olduğu (şiddetin) anlaşıldıysa, şimdi bu şiddetin ölçüsünün neden sınırsız bırakıldığına geçebiliriz, bunu da kendimce maddeler halinde açıklamaya çalışacağım:

    1-Öncelikle şunun netleşmesinde fayda var: Rabbimiz bütün evreni şiddetten yarattı. Yani sadece biz değil; bütün evren, bütün varlık, bütün canlılar ve bütün doğa , hepsi zaten şiddet içeriyor. Yani insana özgü bir şey değil bu. Sadistçe özellikle bize konmuş ve diğer unsurlarda olmayan bir şey değil. Rab insanoğlunu , diğer bütün canlılar gibi bu dünyadan kotardı. Paleontoloji , Arkeoloji, Biyoloji, evrimsel biyoloji, antropoloji, genetik bilimi, öğretiler, kadim dinler, ezoterizm, kadim kültürler (sümerler) ve dinler insanın bu dünyada , burada var olduğunu , burada yaratıldığını (kademeler, safhalar ve türler halinde) kanıtlamıştır. Kanıtlamıştır dedim çünkü topraktan yaratılış miti ve Kuran’da yer alan nas ile bilimsel gerçekler çelişmez. Balçık, toprak ya da cıvık bir karışım içinde ilk tek hücreliler ya da ilk amino asitler, proteinler var oldu. İşte insan bu dünyada var olarak aynı zamanda dünyanın, doğanın ve evrenin bir parçası oldu. Hal böyleyken dünya, doğa ve evren şiddet içerikli olduğundan insanoğlu da şiddet içerikli halde var oldu.

    2-Kuran-ı Kerim’de binlerce alemden bahsedilir. Kimbilir belki de rabbimiz başka evrenler de yarattı. hatta binlerce. Bilim de uzun süredir bunu dillendiriyor artık. Çoklu evren teorisi. evet. şunu demek istiyorum eğer durum böyleyse, rabbimiz her alemi farklı bir özellik ya da farklı bir temelde yaratmış olabilir. Bu alem yani bu evren, şiddet temelli yaratıldı. Başka evrenler başka temelde yaratılmış olmalı. Allah gibi bir varlığın ben tek bir evren yaratmış olacağını düşünmekte biraz çekimser kalabiliyorum. Aynı şekilde yine her şeye kadir rabbimiz, eğer böyle uygun gördüyse, yarattığı bütün evrenleri aynı şekilde ve aynı temelde mi yaratırdı? Dünya da tek bir canlı türü mü var? uzayda tek bir yıldız türü mü var? Gezegenler, kara delikler, süpernovalar, galaksiler ,vs…tek tür mü? Dünyadaki iklimler, canlılar, coğrafya, diller, ırklar, kültürler tek tip mi? Rabbimiz yaratmayı çok seviyor. Amenna. Çeşit çeşit ve renk renk. Dinozorların hikmeti neydi mesela? neye yaradılar? olmasaydılar ne olurdu? Bugün kuşlar falan olmazdı. hepsi bu. Belki petrol de biraz az olurdu. Bu kadar. Bu da bir gayb bilgisi. yani dinozorlar neden var oldu sorusunun cevabı. ama ben bunun Rabbimizin yaratmayı, can vermeyi çok sevmesine bağlıyorum. Bu mümkündür ve kimse de hayır asla böyle bir şey yoktur diyemez. Allah bilir. Gayb ondadır. Rabbimizin insandan başka irade sahibi, akıl sahibi ve mesül bir varlık yaratmamış olacağını kesin bir dille kim söyleyebilir. Bu bir gayb bilgisidir. Gayb ise Kuran’da verilmemiştir. Kuran bu evrendeki insanlara inmiştir. çünkü bu evrenin mesulü ve irade sahibi canlısı insandır. Rabbimiz yarattığı binlerce alem içinde bizim evrenimizi şiddet içerikli olarak yaratmayı uygun gördü ve öyle murad etti. Başka evrenlere de yine onların kendi türlerinden uyarıcılar, peygamberler, kitaplar ya da mesajlar göndermiş olmalı. onların da peki ala kendi cennetleri, kendi cehennemleri yani kendi ödül ceza sistemleri olabilir.olmalıdır. çünkü onlar da bizler gibi akıl ve özgür irade sahibi. Rabbimiz kuran’da tövbe neuzubillah : ” ben alemler içinde bir halife yaratacağım” demiyor. “ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” diyor. peki yeryüzümüz olan dünya nerede? bu evrende. yani insanoğlu bu evrene, bizim kendi evrenimize halife olarak yaratılmıştır. Onun kitabı ise Kuran-ı Kerimdir. İnsan küçük bir alem, alem ise büyük bir insandır. Bu evrenin mesulü bizleriz. evren demek insan demek, insan demek de evren demek.

    3- Şiiddet temelli yaratılan bir tekamül evreninde ve bunun içinde yer alan dünyada, mesul olan insanın özgür bırakılması, yani içindeki kötülük ve şiddet potansiyelini kullanmakta sınırsız bırakılması, kan dökmesi, vahşetler işlemesi kaçınılmaz bir sonuçtur. yani bu kadar şiddete ne gerek vardı ? kötülüğün, kötü olanın, tekamül edemeyenin, suçlunun, sorumsuzun, mesul olmaktan kaçanın ortaya çıkması için kan dökülmesine ve vahşetlere gerek var mıydı? Bu evrende bir insanın mesuliyetten kaçmış olması için, kötülük yapabilmesi için, öldürmesine ya da vahşet uygulamasına çok gerek var mıydı? yani bu duygular ve davranışlar onun kendi aklında, genlerinde, dürtülerinde hiç yer almayabilirdi. kötünün, kötülüğün ortaya çıkması, ayıt edilmesi ve yargılanması için bütün buna ne gerek vardı? Bir insana sadece bir tokat atmak, o insanı öldürmek kadar günah bir ölçüyle tokat atanın yargılanmasına yetebilirdi. yani böyle bir nizam ve yaşayış da olabilirdi. Bir insanın yüzüne tükürmek o insana tecavüz edip öldürmekle eş değer olabilirdi. ve insan yüzüne tükürmek, tüküren kişiye çok şehvetli bir zevk verebilirdi. yani insana niye tecavüz ediliyorsa o sistemde ve o hayatta bir insanın yüzüne tükürmek de aynı işleve, duruma ve niteliğe sahip olabilirdi. Bu dünyada yine o paradigmaya uygun ağır bir ceza alır ya da hapse girerdi. Öteki tarafta ise yine cehenneme girerdi. yani şu an sesli düşünüyorum. öldürmek düşüncesi ve güdüsü çok mu gerekliydi? Bizlere bir insanı öldürüp onu yok edecek ya da akla hayale gelmeyecek mezalimler yaptıracak bir akıl değil de; başka bir akıl da bahşedilebilirdi. Yani imtihansa, yargıysa, mesuliyetse, tekamülse bu başka bir sistem ve başka bir düzlemde de gerçekleşebilirdi. Bir insanın en kötü, en vicdansız, en zalim ve tabi en günahkar olarak addedilebilmesi için bu kadar şiddete gerek var mıydı? Vardı:

    a. Saf iyiliğin ortaya çıkması için, insanı ahsen-i takvim yaparak meleklerden de üstün konuma getiren saf iyiliğin ortaya çıkması için; genel geçer karşıtlık ilkesi ve dualist düzlem gereği saf kötülüğün de var olması kaçınılmazdır.

    b. Şimdi bu kötülük ve iyiliğe matematiksel dereceler koyalım. Dünyadaki mevcut kötülük derecesine 100 diyelim, iyilik derecesine de 100 diyelim. Bu dereceler en baştan beri 30 olsaydı peki insanoğlunun imtihanı ve tekamül süreci ne şekilde gerçekçi ve hangi mantıkta mutlak kalabilirdi? fazla kötülük yapmayı akıl edemeyen , ya da fazla iyilik yapmayı akıl edemeyen varlıklar olurduk. İrademiz sınırlı olurdu. Hayat sınırlı olurdu. Belki de bir hayat olmazdı Hayat , duygular, seçenekler, başarılar, hezimetler,.umutlar, hayaller, pişmanlıklar, dualar, değerler, sabırlar, erdemler, ferasetler, faziletler, dostluklar, sevgiler, nefretler, vs….hepsi ortadan budanmış olurdu. Belki de hiçbiri hepten var olmazdı.

    c. İnsanoğlu sadece dünyanın değil, bu evrenin halifesi ve değerlisidir. yarı tanrı hükmündedir. Rabbimiz bize kendi nefesinden üflemiş (metaforik anlamda) ve bizi kendi suretinden(metaforik anlamda) yaratmıştır. bize sınırsız bir özgür irade ve yetkin bir akıl vermiştir. 3. maddede sıralanan soruların yönünde bir yaratılış ve bu dünyada o yönde bir sistem olsaydı, insanoğlu alelade ve iradesi sınırlı, sıradan bir varlık olacaktı. Gelişim, tekamül, yargı, suç, azgın, sapkın, zalim, barış, erdem, ahlak, dürüstlük, kemalat gibi nitelikler ve süreçler anlamsız hale gelecekti. böyle olunca insanın yaratılışı da anlamsız ve değersiz hale gelecekti. sınırlı ve küçük. Bizler meleklerden üstün mü olacağız yoksa esfeli safilin mi olacağız? (şeytandan da aşağılık) . ifrat ve tefrit. insan bu ikisi arasında, tam ortasında yaratıldı. melek ve şeytan arasında konumlandı.

    d.Sınırlı stabil bir insan. sınırlı, stabil hatta steril bir düzen. Tanrı bizi mi yoksa kendisini mi kandıracaktı? Öyle olsaydı insanoğlunun ürettiği sanat mucizesi de bu kadar etkili, gösterişli ve bu kadar derin olmazdı. Bu kadar güzel olmazdı ve belki hatta sanat bile hiç olmazdı. Bize daha küçük ve daha steril bir akıl verilmiş olsaydı bu geldiğimiz yer olan evrenle de, doğduğumuz yer olan dünyayla da çelişirdi. çünkü varlık, evren , doğa ve dünya hepsi şiddet içeriyor.

    e. insana ilgili potansiyelini vermeden onu küçük bir akılla sınırlı ve stabil hatta steril yaratıp; onu evrendeki her şeyden üstün tutmak, bütün melekleri ona secde ettirmek, onu halife ilan etmek, ona habibim diye hitap etmek, onu kendi suretinden yaratmak, ona kendi nefesinden üflemek, onu üstün ve övülmüş kılmak ve sonra onu öyle sıradan halde yaratıp imtihan ve tekamül sürecine sokmak. Bir Tanrı aklının eyleyeceği bir iş değil. çünkü bu bir saçmalık.

    f. anti tezdeki sistem vuku bulmuş olsaydı, o zaman kötülüğün çeşitleri, türleri , nitelikleri çok çok azalmış olacaktı. insanoğlu bir çok şeyi akıl edemez halde olacaktı. aynı şekilde karşıtlık ilkesi ve dualist düzlem gereği bu sefer aynı anda iyiliklerin de çeşitleri, türleri ve nitelikleri çok çok azalmış olacaktı. insanoğlunun yapacağı kötülükler azalacaktı evet kan ve şiddet olmayacaktı ama aynı şekilde insanın yapacağı iyilikler de çok çok azalacaktı. sanki böyle sınırlı ve aynı çizgiye programlanmış ve çok fazla bir aktivitesi, yanarı döneri, gideri olmayan robotik bir insan. her şey stabil ve aynı çizgide seyredecekti. kötülükler, iyilikler, suçlar, acılar, başarılar, umutlar, pişmanlıklar, hırslar, şükürler, dersler, tecrübeler, güzellikler, çirkinlikler vs…..hepsi tek düze ve aynı çizgide lineer. Hatta belki de bunların hiçbiri var olamayacaktı sınırlı bir çemberin sınırlı çapı içinde bir insan. özgür irade ne olurdu o zaman? dostlar alışverişte görsün babından bir irade olurdu bu. göstermelik bir sözde irade. light irade. saçma dostum bu çok saçma. özgür irade olmazdı o; özür irade olurdu. özürlü irade. engelli irade. sınırlı irade. Gerçek saçmalık ve gerçek anlamsızlık budur. gerçek Absürtizm budur. Albert Camus’un ki değil. ve o zaman yani öyle absürd bir sistemdeki hayata ise bilmiyorum hayat denilebilir miydi?

    g. Tanrı kötülüğü, insanlar kötülük yapsın murad ederek yaratmadı.

    h. iyilik , kötülük olduğu için vardır. sen diyelim bir yoksula iyilik yapacaksın. o yoksul, kötü bir insandan gördüğü bir kötülük yüzünden aç ve sefil kalmış. kötü insan o sefil insana kötülük yapabilmiş ki o sefil insan da öyle sefil kalmış. sen ise gidip ona iyilik yapabileceksin. yani sen o kötü kişinin sayesinde o sefil kalmış insana iyilik yapabiliyorsun. bu durumu, en kötü kötülükten , en iyi iyiliğe kadar genelleyip tümevarım yapabiliyoruz. kötülükler, kötü insanlar olmasa gidip kime iyilik yapıp yardım edeceğiz. nasıl tekamül edeceğiz? iyilik ve kötülük ya da iyi ve kötü nasıl ortaya çıkacak?

    ı. kötüler ve iyiler. iyilik ve kötülük. bir madalyonun iki çok gerekli yüzü gibi. o iki yüz olmasa madalyon diye bir şey olmazdı. bu madalyonda kötü tarafta olanlar o kötülükleri kendi rızaları ve tercihleriyle yapıyorlar. madolyonun iyi yüzünde olanlar ise o iyilikleri kendi rızaları ve tercihleriyle yapıyorlar. herkes kendi ektiğini biçerken, herkes kendi yaptığından mesulken, bir yandan da iyilik kötülük sayesinde, kötülük de iyilik sayesinde var olabiliyor. işte buna Tanrısal Akıl deniyor. madalyon ve iki gerekli yüzü. madalyonda bir yüz varsa , onun arkası yani diğer yüzü de mutlaktır. el haktır. Madalyonun bir yüzü varsa , diğer yüzü de olmak zorundadır. Allah ve kul, Özgür irade ve bedel. Şiddet-uysallık, kötülük-iyilik, zalim ve adil, kötü ve iyi. cehennem-cennet. hepsi çok gerekli ve hepsi yerli yerinde. Bunların hepsi birer madalyon. iki yüzü , iki tarafı olan madalyonlar. mesuliyet ve imtihan. suç ve ceza. güzel ahlak ve ödül. gelişim ve tekamül. Hepsi yerli yerinde.

    i. Bedelsiz bir özgür irade var olamazdı.

  • Mükemmel fikir var mıdır?

    Mükemmel fikre ulaşılabilir mi?

    Mükemmel fikir, hakikat ve ideal denen mefkûreye giden yegane yoldur.

    Peki böyle bir şey var mıdır ya da günümüz için olağan mıdır?

    Kadim tarihten günümüze mükemmel bir fikir var olmuş mudur?

    Bu noktada dinleri başka bir düzleme koymak gerek çünkü din, inanç dairesinde kalan bir olgudur. Akılla ve düşünce düzlemleriyle bir ilgisi yoktur.  

    Tarih öncesi devirlerden günümüze kadar, yanlış anlaşılmayan ya da içinden yanlış bir sonuç doğurmayan hiçbir fikir göremedik henüz. Başka diyalektik açılımlara, yanlış izleklere, amacı ya da ideali dışındaki zanlara, sanılara ya da sanrılara meydan bırakmayan, değişmeyen ve değiştirilemeyen düşünceye mükemmel fikir denir.

    Hiçbir zaman suiistimal edilemeyen bir fikre de mükemmel fikir diyebilir miyiz?  Sanırım diyebiliriz.

    Uygulandıktan sonra yan etki bırakmayan, her ne şekilde ya da ne olursa olsun sosyal ya da siyasi, ekonomik alanlarda hiçbir sıkıntı yaratmayan fikir; mükemmel fikirdir. Böyle bir fikir bir gün ortaya çıkabilir mi? İnsanoğlu evrimleştikçe ve yaratacağı yapay zekanın da yardımıyla böyle bir fikre bir gün ulaşabilir. Bu hadise günümüzden çok uzun bir zaman sonra meydana gelebilir.

    Peki günümüze kadar mükemmel bir fikir neden yaratılamadı? Çünkü insan aklı da sınırlı ve aciz. İnsan aklının yarattığı çoğu düşüncenin; gerek yakın tarihte gerek uzak tarihte, sonuçlarının ne olduğunu, hem yerel hem de küresel ölçeklerde bütün bir insanlık olarak yaşadık ve gördük. Hala da yaşıyoruz.

    ben sonuca bakarım her şeyde. bir fikir; her ne şekilde ve her ne düzlemde, neye sebep oluyorsa ya da olmuşsa o fikir odur. önemli olan tek şey sonuçtur. Bir şekilde sonunda ortaya çıkan toplam manzaradır.

    Üst insan, Nirvana, İnsan-ı Kamil, diye bir şey yok. Hiç olmadı. herkesten farklı ve çok daha derin düşünen ve davranan idealist insanlara, o isimleri biz taktık. onları olağanüstü bir konuma getirdik.. Çünkü insan beyni, zekası ve aklı; henüz nihayete ermiş, varlığı ve yapısı kemalata ermiş bir düzlem değildir. Evrende her şey hala oluşum sürecindedir. Sürekli değişen ve dönüşen bir süreç, bir akış. Bu akış sürecinde insan beyninin (homo sapiens) ortaya çıkışı yaklaşık sadece 300 bin yıldır. bu evrensel ölçülerde küçük bir sayıdır. Medenileşmesi ve kültürleşmesi ise sadece 12 bin yıldır. (tarım devrimi) Yani insan beyni henüz sadece bu kadar bir dönemin izin verdiği kadar gelişmiştir.

    Bütün ama bütün insanların hepsinin birden aydınlanması için ise, mükemmel bir fikre ihtiyaç vardır. Mükemmel bir düşünce sistemi, mükemmel bir diyalektik paradigması, mükemmel bir algoritma, mükemmel bir önerme, mükemmel bir yadsıma, mükemmel bir retorik, mükemmel bir poetik, mükemmel bir teori, mükemmel bir pratik.

    İnsanoğlunun günümüzde böyle bir şey üretmesi ne yazık ki imkansız. Bulacağın mükemmel fikrin düzleminde, insanlığını kaybetmeyecek şekilde, insanoğlunun genleriyle oynarsın , belki olabilir. insan acizdir. insan sadece insandır. ya da doğal evrimsel süreç işler ve insanoğlu yüzbinlerce yıl sonra üstünleşmiş olur ve mükemmel fikre ulaşır. gerçekten nirvana’ya çıkar. hakikatin bilgisine ulaşır. (madde nasıl var oldu? biz kimiz, nerden geldik? nereye gideceğiz?)

    İnsanoğlu kendisini çok üstün görerek boyundan büyük işlere kalkışıp durdu ve kalkışıyor. Bu huyundan bir an evvel vazgeçmesi ve ilk önce, her şeyden önce mükemmel bir fikre odaklanması lazımdır. İnsanoğlu günümüzde bu kadar şey yapıp ederken, peki elinde mükemmel bir fikre sahip midir? Elinde İdeal bir etik, ontolojik, felsefi, temele haizmidir? İnsanoğlu bu baş döndüren teknolojik ve bilimsel gelişim seyri içinde sadece; ekonomik, siyasal, popülist, sermayeci, materyalist, komformist, opörtünist ve pragmatik reflekslerle hareket etmektedir.  Her şey piyasanın kitabına uydurularak sahte algılar içinde, aslında günübirlik şekilde, manüplasyon ve subliminal propagandalarla, algı yönetimleri, pazarlama yöntemleriyle ilerlemektedir. Ortada yapıcı, ayakları yere basan ve küresel mükemmel bir bilinç yoktur. Tamamen neoliberal ve piyasa odaklı, küresel ve yerel rekabet içinde büyüme odaklı, para odaklı , satış odaklı pragmatik ve duyarsız, mekanik haraketler içinde savrulan ezici bir devinimin, doyumsuz ve tehlikeli hakimiyetinden başka pek bir şey göremiyorum.

    İnsanoğlu evrimsel anlamda Homo Sapiens Sapiens türü olarak dünyada diğer canlılar içinde çok da eski ve çok da köklü bir varlık değildir. Evrimsel yolculuğu daha dün, yani sadece 300 bin yıl önce başlamış ve evrimleşme süreci devam eden bir canlıdır. Dolayısıyla survivor koşulları içinde elde ettiği üstünlük olan akıl ve bilinci ise, henüz emekleme aşamasındadır. Evrimsel süreçte bütün kusurlarını ve acziyetlerini en asgari düzeye indirmesi için daha çok zamana ihtiyacı vardır.

    Dil ise insanoğlunun evrimsel gelişiminin yegane göstergelerinden ve ölçütlerinden biridir. İşte bu minvalde insanla birlikte dil ya da diller de evrimleşip gelişmektedir. Kim bilir evrimsel süreçte insan aklı ve bilinci, hatta teknolojisi geliştikçe ilerde dilin haricinde de başka bir genel geçer iletişim aracı da ortaya çıkabilecektir. Günümüz için yegane ve genel – geçer iletişim aracı ise hala dildir. Hala dilse: evrimsel süreçlerde şu ana dek, dil de sadece insan kadar gelişmiştir. Bir şey düşünürken dil ile düşünürüz. Dilimiz ile fikir üretiriz. Yani kendi kendimize aslında kendi içimizden konuşmuş oluruz. Bunu da sadece mensubu olduğumuz dilin imkanları içinde yapabiliriz.

    Dilin imkanları ise sınırlı ve yetersizdir. Yani fikir üretme edimini, hala eksik ve kusurlu bir araç ile yapmış oluyoruz. Edebiyat sanatında, ya da bütün sanatlarda dilin yetersizliğini, yani her şeyi kelimelerle anlatamadığımızı da biliriz. Resim, heykel gibi sanatların özü de dilden ibarettir. Çünkü zihinde oluşan ve geliştirilen her şey dille oluşur. Dilde oluşur Yani bütün sanatların özünde yine dil vardır. Bütün düşüncelerin, kompozisyonların, sistemlerin, yapıların, fikirlerin, felsefelerin, ideolojilerin özünde de yine dil vardır. “Dil, varlığın evidir”, demiştir M. Heidegger.

    Bireysel olarak üretilen bir fikir başkasına yine dil yoluyla iletildiği zaman; o fikir artık kaynaktan çıkıp bir kanala, yani dile yönelmiş olur. Dilden ise Alıcıya ulaşan bu fikir, artık alıcının içindeki unsurlara bağlı olarak değişecektir. Bu değişim, alıcının kapasitesine göre az ya da çok olacaktır. Kaynağın kendi yetersiz dil koşulları içinde oluşturduğu bu fikir, dil kanalıyla alıcıya ulaşır ve bu kez de alıcının kendi sınırlı ve yetersiz kendi dil koşulları içinde evrilip çevrilir.

    Zihnin ve aklın ilk kıvılcımından çıkan saf düşünce, beyinde işlenip fikirleşirken, dil kanalı içinde eksilir ve değişime uğrar. Bunun en büyük sebeplerinden birisi dildir. Üretilen bu fikir (yani dejenere olup eksilmiş olan saf düşünce) yine aynı dil kanalları içinde başka kanallara ve alıcılara yayılır. Yine bozulmalara maruz kalır.

    “Buldum!“ ya da “Evreka!” denilen şey ile, bu denildikten hemen sonra ortaya çıkan şey; kesinlikle bire bir, kesinlikle yüzde yüz aynı şey değildir. Bu mümkün değildir. İşte mükemmel fikrin önündeki en büyük engellerden biri de bu durumdur.

    Tarihten günümüze yazılagelen ya da dillenegelmiş her fikir, üretilen her düşünce, söylenen her söz; bir şekilde ve çeşitli ölçülerde eksilerek ortaya çıkmıştır. Ve bozuma uğrayarak ilerlemiştir.

    Dil , aşılması gereken bir imkandır.

    “Kelimelere yüklediğim anlamı; ancak ben bilebilirim.”

    (Gorgias, M.Ö. 483 – 376-374)

    K.Çağlar Aksu

  • Gelinen noktada dünyada piyasanın asıl düşmanı aslında Neokapitalizmdir. Bir –piyasaya– engel olan şey kapitalizmin kendisidir. öyle yazıla geldiği gibi, söylene geldiği gibi, liberal bir düzlemde seyreden bir piyasa yoktur. Süleyman Seyfi Öğün hocamızın da söylediği gibi; öyle girişlerin çıkışların serbest olduğu, hür  teşebbüs-hür girişim gibi liberal özgürlüklerle çiçeklenen piyasalar yoktur. tamamen acımasız rekabete dayalı, siyasi ilişkilere, karanlık yaptırımlara dayalı, kartelleşme ve devleşme gibi daha pek çok olumsuz unsurun hakim olduğu bir düzlemdir kapitalizm. asla eşitlikçi ve fırsat eşitliğine dayanan özgürlükçü bir ortam yoktur. Dünyada son 30-40 yıldır piyasalaşma değil , monopolleşme hakimdir.

    Bu dünyada cennete giden yollardaki taşlar hep hırsın, gücün, iktidarın, savaşın ve menfaatin taşlarına dönüştü. Gelmiş geçmiş ideolojilerin hepsi insana refahı, güzel olanı, eşitliği vadetti. yani cenneti. Sonunda ne oldu?  20. YY’ da ve 21.YY ‘ ın bildiğimiz kısmında dünyada neler olduğunu gördük.

    Dünyanın hali pür melali ortada. Hiç bir ideoloji -insanı- kurtaramadı. Mesela böylesine karanlık, böylesi şiddet dolu, böylesi adaletsiz, böylesi kaotik,  sömürüye dayalı, böylesine üç beş ensesi kalın holding sahibini daha çok mutlu etmeye dayalı, doğadan uzak ve gün geçtikçe insana insanlığını, değerlerini, iç dünyasını unutturan bir -liberal- dünyada yaşamaktansa; bunların olmadığı ve hiç oy vermeyeceğim ütopik bir monarşide yaşamayı çok isterdim. O zaman kaderimi bir kralın insafına bırakacaktım dimi? Tek bir kişiye. Evet ama ben şimdi de kaderimi bu zamanın krallarının insafsız ellerine çoktan bırakmış durumdayım.  Sermaye kralları ve sermaye krallıkları.

    Günümüzde artık, yani en az 30 yıldır, çok büyük şirketler ve karteller yönetiyor zaten dünyayı. Sizce dünyayı halklar mı yönetiyor? Devletleri salt olarak halklar mı yönetiyor? Yönetilmek başka bir şey, yönettirmek başka bir şey. Bizler yönetmiyoruz. Yönettiriliyoruz. Birçok şeyi ve süreci, de facto olarak bir şekilde zorla dayatıp, seçtirip, yine, de facto olarak yönettiriyorlar bir şekilde halklara.

    Dünyayı halklar mı yönetiyor? Hiç sanmıyorum. Demokrasi dediğimiz şey ; mış gibi yapmak ya da mış gibi yaptırmaktan başka bir şey değildir. Halk yönetiyormuş gibi olsun, öyle görünsün. Halkın gazını alalım. Halk oy versin falan…. Kapitalizm ise serbest piyasa falan değildir. Kapitalizm kartelcilik ve siyasi iltimastır. Adaletsiz, etiksiz, mantıksız ve uçuk sermaye birikimidir. bunu örneklerle daha önce başka düzlemlerde birçok kez açıkladım. O yüzden şimdi buna girmeyeceğim. Dünyayı devletler değil, sermaye yönetiyor. Marks’ ın işaret ettiği pik noktaya gelmiş durumdayız uzun zamandır.

    (Kapitalizme salvo yapmam komünist olduğumu göstermez. Şucu – bucu heveskarlarına duyrulur.)

    Dünyada sayısız ülke Londra ve Pekin bankalarına inanılmaz borçlu. Bakın şahıs ya da şirket demiyorum, ülke diyorum. Hem doğudan , hem batıdan. Hem de dünyanın ortasından.  İşte bu zamanın gizli ve asıl kralları; ellerindeki medya üretimi, silah üretimi, enerji üretimi, gıda üretimi, ilaç üretimi,  sanayi üretimi ve tabiki zurnanın zırtı olan finans üretimi ile sermayeyi ellerinde tutan holding ve kartel sahipleridir.  Eski aristokrasi, insanları toprak bazlı sömürürken, yeni aristokrasi sonsuz bazlı sömürüyor.  Her açıdan, her şekilde. Ve hiç doymuyor. Hiç. O halde bu dünyada krallık düzeninin, sömürünün, aristokrasinin, haksızlığın, açlığın, kıtlığın, salgınların; demokrasi ve insan hakları ile, cumhuriyetler ile, liberalizm ile, ve hatta komünizm ile sona erdiğini asla söyleyemiyoruz. Açlık nedir? Kıtlık nedir? Salgın nedir? Gerçek açlık sevgi ve şefkate açlıktır. Gerçek kıtlık sevgi ve şefkat yoksunluğudur. Gerçek salgın ise, sağduyuyu ve hatta vicdanı bile yok eden hırs salgınıdır. Tek bir insanın 100 milyar dolar, 200 milyar dolar servetinin olmasının mantıksal ve etik düzlemlerdeki yeri nedir ve nasıldır?

    Günümüze kadar bir ideolojide devlet çok özgür oldu, diğerinde birey özgür oldu mesela. Tabi bu özgürlük haklar ve karar verme yetkisi olarak ele alınmalı. Komünizm ve eski krallıklarda birey değil,  devlet özgürdü meselpeki demokrasilerde ya da çeşitli cumhuriyetlerde kim gerçekten özgür? Özgürlük, rahat bir vicdandır.

    Sermaye Krallıkları. Post Modern Feodalite. Baronlar, Kontlar, dükler, düşesler. Krallar ve aristokratlar. Hadsizce ve inanılmaz derecede, mantıksız derecede zengin, soylu ve geniş aileler. Para icat olunduğundan beri, evet düdüğü her zaman parayı veren ya da tutan çalar. Günümüzde ise böyle bir düzende sermaye en tehlikeli nesnedir.  Yüzüklerin Efendisi’ndeki yüzük gibi, takanı delirtir. Sermayenin belli ellerde, kartellerde toplanması ise daha tehlikeli nesneler doğurur: Gizli krallıklar. Sermaye Krallıkları. Eski zamanlardaki en zengin 30 kralın serveti, belki de şu an mevcut olan bir sermaye kralının servetine anca eşittir.

    Unutulmaması gereken bir şey de, bu şeytani sistemi savunmak için hatta can verecek uykulu insanlar, milyonlar olabilir. Devlet onların iyiliği ve Yükseliş’in gerçekleşmesi için. Bu sözde demokrasiden taviz vermelidir. Uykulu kitleler yanlış kararlar verir. Yükseliş konjonktüründeki bir devlet, küresel sermayeye bayrak açmıştır, Tüketim Kotası’nı bir devlet politikası haline getirir. Yükseliş-Ütopya Doktirini’ndeki bütün maddeleri uygular. Kendi ortak para birimini kullanan, “Antiküresel İdealist Birleşik Cephe” dışında yer alan ülkelerle asla bir ticaret yapmaz.  Bunu yapabilecek olan devletler, sadece üretmeyi ve gelişmeyi tam olarak sağlayana ve öğrenene kadar diğer küresel odaklarla ticaret yapabilir. GSMH ‘si ve sanayi üretim endeksi, arge yatırımları belli katsayıların üstüne çıkan devletler artık bu birliğe katılacaklardır.*

    (bkz.Yükseliş-Ütopya) *

  • Küreselleşme, Batılılaşmanın kitsch ve yoz bütün türevlerinin merkez alındığı sözde muasırlaşmanın köleleştirici görünmez zinciridir ve masum bir kültürel-ticari alışverişle alakası olmayan, evrensel bir algı hastalığıdır. Küreselleşme, Homo Neoeconomicus ve pazardır. Küreselleşme, internet ağları ile insanları kıtalar ötesinden birbirine bağlayan, görüştüren ya da ürünleri, fikirleri, kültürleri kaynaştıran masum bir oluşum değildir.

    Her yenilik iyi ve ideal değildir. Farklı ve yeni olan her şey modern değildir.  Modern olan nesne ya da suje tamir edici olandır. Yok edici olan bir değişim ya da yenilik çağdaşlık ya da ilericilik demek değildir.  Ancak ideal olan şey yenidir. Güncel olana uyum sağlayan her yeni, konformist ya da pragmatik eklentiler, hakiki olanın ya da ideal olan durumun yerini asla alamaz .

    Baskın kültür, baskın medeniyet, baskın fikir, önder üretici hangisi ise, dünyada geçerli olacak olan kültür ve sistem sadece onunkidir. Diğerleri ezilir, kimliksizleşir ve kaybolur. kültür denilen şey, artık dünyada mekanik ve digital bir sisteme evriliyor. Bundan sonra dünyada kültür ya da kültürler değil; sistem ya da sistemler yer alacak. Algoritmalar, kodlamalar, yazılımlar. çünkü insana ve insanlığa ait her şey bir bir eriyip yok oluyor. kültürden sisteme geçiliyor. Kapalı devre bir sisteme geçiliyor. Yapay Zeka ve Algoritma Tabanlı Digital Küresel Kültür. kültür dediğin yöresel ya da ulusal-coğrafi olur halbuki. Artık, coğrafya kaderdir, coğrafya insanın mizacını belirler , kültürünü belirler diye şeyler de konuşulmayacak. konuşursa saçmalamış olacak.

    zaten bildiğimiz anlamda kültür , gelenek , örf diye öyle “salakça” şeylerden kalmadı pek. kalmıyor , tükeniyor. zaten gerek yok, ayak bağı onlar. Mars’a gidecez ağırlık yapmasınlar. hahaha.

    Milliyetsizleştirme, toplumsuzlaştırma, değersizleştirme, cinsiyetsizleştirme, dinsizleştirme, ulusal devletlerin köleleştirilmesi, yeni yeni krizler yaratarak dünya kamuoyunu baskı altına alıp sindirme, özel hayatın ihlali, mahremiyetin işgali, küresel terör ve paranoyası, gıda terörü, crispr projesi, karbon salınımı, iklimsel müdahaleler, akıllı şehirler ve robotik yaşam. kısacası yeni “tanrımız” teknoloji ve yapay zeka. dünya halkları ortaçağ avrupasındaki halklardan bile çok da özgür olamayacak. İnsanın bireysel irade ve idare alanı giderek yok oluyor. kerli ferli adamların çipleme gibi komplo teorilerine hiç girmiyorum bile. son yapılan dünya ekonomik forumunda “iklim krizi” zokasını ortaya atıp 2030 yılına kadar 1 milyar insanın göçe kalkışacağı ve bu konudaki önlemler konuşuldu.

    yeni tanrımız olan teknoloji artık her şeye müdahale ediyor. değiştirip baştan yaratıyor. hava, su, ateş, toprak. bunlar doğanın tözleri. bu yeni tanrı, canlılara ve doğaya müdahale edip değiştirebilecek güce ulaştı. Bilimin amacı artık sadece, insanı güvenle yaşatmak ve müsibetleri bertaraf etmek değil. modernizmin amaçları ile postmodernizmin amaçları arasında her yönden uçurumlar var. Bu saatten sonra artık teknoloji, insanoğlunun elindeki sihirli değnek değildir; insanoğlu teknolojinin elindeki değnektir. Bilime de , teknolojiye de artık güvenmiyorum. çok değişik komplo teorileri duyuyorum (haarp gibi) bunlar hakkında çok derin araştırma yapmadığım için onları şimdilik es geçiyorum. ancak bunlar yenilir yutulur cinsten değil. Ancak dünyada bilim ve teknoloji eliyle fütursuzca ve pervasızca sermaye – kazanç odaklı, siyasal güç odaklı etiksiz, çok pis işlerin döndüğünden eminim.

    Küreselleşme, post modern teknoloji ve globalizm, görkemli bir zokadır.  ucunda yem olarak neoliberalizm, lüks ve konfor, post modernizm ve vahşi kapitalizm vardır. seç beğen yut ve yok ol.

    bu kadar şatafata rağmen hala bir kanseri sözde yenemeyen insanlık Mars’a gitse ne olur?

    ortada GDO’lu ve türlü katkı maddeli gıdalar ve tüketim maddeleri derya deniz üretilip dünyaya satılırken ve bu sebeple kanser vakalarının, erken yaş kalp krizlerinin katlanarak artışı ? nüfusun azami ölçüde azalmasını istiyorlar . artık dertleri devaları para kazanmak da değil. parayı koyacak yer bulamıyorlar dünyada artık. belki de bu yüzden mars’a gidiyorlar. hahaha. inanılmaz bir maddi güçleri var. gücü ellerine aldılar ve 20 yıldır dünyayı kendi istedikleri şekilde değiştiriyorlar. dünyayı, doğayı, insanı ve toplumları. Ellerinde emir verecekleri bir “Tanrı” var şimdilik. ancak şöyle bir gerçek de var ki; bu böyle sürmeyecek ve gün gelecek o emrettikleri tanrı, onlara emretmeye başlayacak.

    dünyayı kurtardınız da Mars kalmıştı. Dünyanın ve halkların hali ortada.

    #Antiküreselalgı

    #antiküreselalgı

    Küresel sermayenin bilim çetesi ile yeni model insan ve yeni model yaşam geliyor. Yapay zeka,  Siber Devrim, Metaverse, Transhumanism, Neuralink. ( yarı bio, yarı yapay insan) Özgürlük tatavası ve konfor ile kandırılan insan, kendi özel bilgi mahremiyetini ve kendi özel hayatının mahremiyetini kendi rızasıyla yok etmeye doğru gidiyor.

    yeni model insan. yeni model hayat. tamamlanmış digital hayat.

    Küreselleşmenin güzelliklerini, rahatlıklarını, avantajlarını, küresel görüş ve küresel felsefeyi, küreselleşmenin nimetlerini kim sayıyorsa yıllardır onlarla kapıştım her yerde. 

    Küreselleşme son 30 yıldır dünya halklarının ve yerel kültürlerin, bütün güzelliklerin, güzel soylu manevi değerlerin, duyguların, renkli, farklı inanış ve fikirlerin yani insana ait ne varsa hepsinin sonunu getirecek olan paradigmanın başlangıcıdır. İnsana dair pek bir şey kalmayacak. Belki de hiçbir şey.

    Amaçlanan şey;  Kültürlerden kapalı devre sisteme geçmek, tek tip insan modeli ve tek dünya kültürü ile dünyayı; muhalif algılar , değerler, kutsallığı olan duygular, aile , toplum ve dinler olmadan daha kolay yönetmek ve ürettikleri her şeyi daha da kolay satıp dayatmaktır. Amaçlanan şey sistemdir. Sosyopsikolojik ve Sosyokültürel projelerle birlikte tabi ki ürettikleri teknolojilerle; “Kesinleşmiş Somut ve Kalıcı Hakimiyeti” yani sistemi kurmuş olacaklardır.

    Amaçlanan şey ise ne yazık ki bugün belli oranda başarılmış durumdadır.

    Tek Çare:

    #antiküreselcialgı

    #Antiküresel

    #Antiküreselci

    #Antiküreselcilik

    Yazan: K.Çağlar Aksu

  • Herkes şiir yazmasın. Bir şiiri gerçekten, gerçek anlamda okuyabilmek de en az şiir yazmak kadar önemlidir. Bu kadar şair olur mu arkadaş nerde görülmüş? Şiirin özerk ve üstün, hatta marjinal bir konumu vardı. Malesef yerle yeksan oldu. Bunda, ücretle patır patır ve kalite gözetmeden herkese kitap basan yayınevlerinin ve ahbap çavuş dergilerinin rolü büyüktür. Şiir yazmak ya da şair olmak kolay mı ya?  Şiir olmadan şiir yazmak; cin olmadan adam çarpmaya çalışmak kadar beyhude. Bana diyorlar ki ne güzel işte bırak insanlar şiir yazıyor, anlamlı bir şeyle uğraşıyor, toplum şiire ve sanata ilgi gösteriyor. Tamam da şiir ne olacak peki? Şairlik kurumu ve şiir kurumu. Bunların hal-i pür melali, geleceği, ideal işlevi, ideal konumu. Bunlar ne olacak? Şiir dildir. Bir dil, şiirinin kalitesi ölçüsünde varlığını korur. Bir dil, şiirinden belli olur. Bir kültür , bir toplum, bir gelenek; şiirinden belli olur. Şiirin ideal konumu, dili korumak ve koruyarak geliştirmektir. Bir şiir, dili ve kültürü yozlaştırıyorsa, ya da basitleştiriyorsa büyük sıkıntı var demektir. Neyse bu yazıya bu konular fazla gelir şu an. poetik algı, bir milletin ethos, pathos ve logos’u nu şekillendiren yegane unsurdur. poetik algı; geniş bir tabanda ama dağınık, işlevsiz, kalitesiz, etkisiz olduğunda o milletin her alanda yozlaşması kaçınılmaz bir sonuçtur.

    İnsan önce kendisi şiir olmalı. ne demek bu? aşağıda son bölümde açıklıyorum biraz. Şair olunmaz. Şair doğulur. Bazı ruhlar şair doğar. Bir müzik ve bir şiir kulağıyla doğarlar. Şiir yazmak özel bir yetenek ve özel bir vergi ister. bu da ancak doğuştan gelir. şair olmak çalışma ile edinilecek bir yetenek değildir. gerçek anlamda şairlik bir kaderdir. bazen geç, bazen erken. bu kadar o kişiyi mutlaka gelip bulur. Şiir bir çalışma işidir, gerçekten çalışınca herkes şair olabilir zihniyetinin şiirimizi getirdiği yeri işte görüyoruz. ben sonuca bakarım arkadaş. Sonuç ne ? Ne oldu peki? Gelinen noktada, eğer varsa ; günümüz Türk Şiiri ne durumda ? Bu konuları uzun uzun yazdım Eliz Dergisi’nde. (bu sitede -ana menüde-poetikam sekmesinde bulabilirler.) Bu paradigmanın getirdiği sonuç ortadadır. Herkese şiir yazdırdılar ne oldu? Millet şiirden de şairden de bıktı artık. ben halkta bunu çok iyi gözlemledim. hem şair ucuzladı, hem de şiir ayağa düştü . Millet derken; şiir seven, önüne geldikçe , buldukça okuyan kitle ve şiir kitabı arayıp gidip alan, dergi de alan kitle. Çok şair var kum gibi diyenleri de duydum, ortada şiir yok diyenleri de duydu bu kulaklar. Burada yıllardır şiirin içinde olup emek veren, yazan çizen , dergilerde görünen ve şiiri anlamaya emek veren insanlardan bahsetmiyorum.

    kardeşim bazı odaklar millete verdi gazı. kendi köşesinde sessizce ve iddasız karalayıp yazdıklarının asla şiir olmadığını bilen insanlara gazı verip onları şair yaptılar. böylece 2-3 ayda bir şiir kitabı ve dergi alan insan da artık almaz oldu. niye alsın ki (onun gözünden) onun da artık bir şiir kitabı vardı, şiirleri dergide bile çıkmıştı. artık şairdi. niye gidip para verip başka şair ya da dergi alsındı. böyle binlercesi gitti. Heba ettiler her şeyi. 50 lerde, 60 larda, 70 lerde bir şiir kitabının basılması uzun,özenli ve incelikli bir teraneydi. ücretli zaten basılmazdı. ve 22′ lerinde genç bir şairin kitabı bir yılda tükenirdi. 2000 adetlerde basıldığı halde. yani yazan 1000 kişi ise okuyan 100.000 di. (misal) şimdi ise yazan 100.000 , okuyan 1000.

    Konuya dönersem, şiir bu, sözün mücizesi. Şairliğe ise ömür yetmez. Bir kaç ömür , birkaç hayat birden lazım. somut anlamda olmasa bile, soyut anlamda şair kendi içinde dünyalar ve hayatlar taşır. Bunun haricinde somut olarak da yoğun bir yaşanmışlık, görülmüşlük, savaş ve çile gerekir. Hayatla hesaplaşamayan ruhlar şiir yazmasın. Şairlik acılı bir süreçtir. Acısı olmayan , derdi olmayan, hatta ütopyası olmayan şiir yazmasın kardeşim. Gerçek şiir öldürücüdür. Gerçek şairler de fazla uzun yaşayamazlar zaten. cesetleri hep yakışıklıdır. Bir şekilde yaşayanlar ise erkenden yaşlanırlar. bedenleri, organları çoktan yaşlanmıştır. Şairler kahır ve elem koleksiyonerleridir. Paha biçilmez acıları vardır. bunlar şiire dönüşür ve onlara da paha biçemez zaman. yani yaşamadan, görmeden, gözlem yapmadan, dinlemeden, hissetmeden, insan üstü bir hassasiyet taşımadan yazılan şeyler şiir olmaz. niteliksiz düşünce ve duygu dökümü olur. Sıradan ve vasat hayatlar yaşamış ve sürdüren insanlar şiir yazmasın. Hatta ölmen gerekir. Bedenen değilse de ruhen, aklen, fıtraten ölmen gerekir. Delirmen gerekir. Delirirsin ama öyle delirirsin ki bunu kimse fark etmez. Ya da gerçekten delirirsin. gider bir yerde yatar çıkarsın. Çökmen ve bir süpernova gibi dağılıp un ufak olman gerekir. Önce şiddetle paramparça olup dağılman, sonra bütün parçaları toplayıp birleştirip yeniden bir bütün olman gerekir. hayatın bunu yapmakla geçecektir. çünkü her şiir yazığında böyle olursun. bunu yaparsın. Bir şiir düşürmen için doğuştan -düşmüş- olman gerekir. Sözcükleri yan yana , alt alta koymak şiire yetseydi, delirmeden ölmeden yanmadan acı çekmeden şiir yazılabilseydi ve hayatın boyunca evlilik, çocuk, ev , araba, yazlık, mutluluk, rahatlık, hatta lüks peşinde koşarak şiir yazılabilseydi, ortada 6000 yıldır şiir diye bir şey hiç var olmazdı zaten. Ben mesela şiiri bir dönem üç yıl bıraktım. Üstelik verim olarak çok da iyi bir dönemimdi. Umarım birçokları için azcık da olsa bir örnek olurum. Şiirin talebi üç ise, arzı üçbin bu ülkede. Bu nasıl bir fecaat? Yazarlık atölyelerinin de etkisi oldu sanırım bunda. Şair ünvanı alıyorlar ya bir de, içler acısı. Novalis’i sorsan ilaç markası sanar. Hafız’dan , Şeyh Galip’ ten sıkılır hatta bilmez bile. Zahar. Nazım’ı okur yarım yamalak. Can Yücel. Evinde toplasan 50 şiir kitabı yoktur okuduğu. Şöyle sağlam tanıdığı üç şair ve şiiri bile yoktur. Her şey önce estetik algısı bile yoktur.

    Müzik kulağı gibi şiirin de bir şiir kulağı vardır. önce duymak, hissetmek ve sonra bunu, önce müzik kulağından sonra da şiir kulağından geçirerek şiir olarak yansıtmak. Cemal, Turgut , Orhan der, ve yeter bu. Şair olmak için.  Ne dilden, ne dil estetiğinden , ne kendi dilinden, ne ülkede ne de dünyada şiirin ontolojik ve evrimsel süreçlerinden, ne semantik, ne semiyoloji, ne yapı , ne de imgede bir yetkinliği vardır aslında. Öğrendiği bir yerli/yabancı poetika da yoktur. Birçokları hatta pek çokları da biraz bir şeyler bilir ama onlar da ilhamdan, ruhtan, incelik ve dehadan doğuştan yoksun oldukları için zorlamaktadırlar. Zorla güzellik olmaz. sözün başında belirttim. İyi bir şiir okuru olmak ve bir şiiri gerçekten okuyabilmek çok üstün bir yeti ister. Okur ol, eleştirmen ol, yayıncı ol, dergici ol ama sen de yazma be kardeşim. Batı’da böyle değil bu iş. herkes yerini biliyor. bu yüzden işte bizde eleştirmen çok çok az. mumla arıyoruz. Şii yazan çok fazla lakin okuyan az. Bir toplum kendi şiirine ancak bu kadar ve ancak bu şekilde zarar verebilirdi. bir toplum şairlik kurumunu ancak böyle yıkabilirdi. Gauguin’den , Velázquez’den bir tablo göstersen bilemez, Beethoven – 9 ‘u dinletsen bilemez, Musa heykelini sorsan ; vay be bunu kim yapmış der. ve Şair olmuş haspam. Bir hastane yüzü bile ya da gerçek bir keder görmemiş, hatta eli sıcak sudan soğuğa geçmemiş, hiçlik, yalnızlık, bırakılmışlık, hezimet, nedamet, tükeniş, derin travma ya da derin bir yarası olmamış, yaşanmışlık yok, kısacası arkadaş; hayatın sillesini yemeyen şair olmuş hasbam. Feleğin çemberlerini saymadan şiir yazmasın kimse. parasını veren şair oluyor. yeni yetmeler için üzülüyorum. ortada savrulan şeyi şiir sanmazlar umarım. kendi özel alanında herkes her şey yazabilir ama kardeşim bir de bunu para verip yayınlatma! Dergici dergiye koyar , kitapçı kitap basar. nereye varacak bu durum? varacağı yere vardı zaten. ne şiirin ne şairin itibarı kaldı. Kendi aralarında ödül tertip edip verirler, imza günleri, vs… Fildişi kule yıkılmışsa; herkesin dişi olursa, un ufak olur her şey. Bilen de çiğner, bilmeyen de, bilen de koparır bilmeyen de, bilen de yutar bilmeyen de.

    Kalem ehli sefalet dolu bir seçkinler sınıfıdır. Onlar hem sefil hem de kraldırlar. Hem viran hem de tamamdırlar.

    Sözün yükseğindendi şiir
    İlhamın çatısından intihardı

    Kanadın yoksa yaralı
    ne kadar da olsan paralı ve nâralı;

    sesin çok çıkar evet,

    ama şiir ucuzlar.

    Kâmil Çağlar 

  • Hayat, içine atıldığımız bayık bir kuyudan başka bir şey değil özellikle bu çağda. Geldiğimiz noktayı baz alırsak ve tüm insanlığı tek bir insan gibi düşünürsek, 12.000 yıldır insanoğlu, bütün bu çarpıcı tantanaya rağmen bu kuyuyu pek dolduramadı. Doldurabilecek gibi de görünmüyor. Çünkü her insan içinde bir kuyuyla buraya atılmış zaten. Kuyu içinde kuyularız hepimiz. bu yüzden birbirimizi ve dünyayı yok etmeyelim yeter diyorum bazen.

    Eskiden hiç böyle demezdim. Yirmili yaşlarımda daha optimist yaklaşırdım. İnsanın bulabildiğim birkaç kırık dökük iyi noktasını baz alırdım her şeyde. Hep iyiye yakın yerlerini görürdüm. Bir gün her şey güzel olacak derdim. Hatta kendi içimde ütopyalar üretirdim. (hala üretiyorum) 🙂 Devamında da Thomas More’u okumuştum. Yaş biraz ilerleyince realizmin, rasyonal bakışın ve natüralizmin siyah camlı gözlüklerini takmaya başlıyorsun. Romantizm erimeye başlıyor. Fakat ilginçtir nihilist ya da materyalist olamadım. Bir dönem bunları da araştırıp hak vermeye çalışmama rağmen. Olmadım. İlginç çünkü bu pesimist ve gerçekçi bilinç içinde olmama rağmen hala spiritüelistim. İnsanın doğayla birlikte hareket etmesi gerektiği, doğanın bir parçası olduğunu hatırlaması, bireyin yazılı entelektüel külliyat dışında özgür düşünmeye çalışıp transandantal ve dingin, duru ve her şeyi unutmuş bir bilinçle kendi içine dönmesi, merak ve hayretle, safça , çocukça, otodidaktik ve durugörü ile yaşaması. var olan kurumsal yaşayışın ve küresel davranışın; bireyin kendi içindeki iyiliği fark etmesine ve ona dönmesine mâni olduğu gerçeğine inanması, doğayla ve kendi fıtratıyla tam uyum içinde olan insanın Tanrısallaşabileceği gibi bütün bu hususlar bağlamında bir Transandantalistim diyebilirim.

    Mamafih bunun tasavvuf ya da vahdet-i vücutla pek ilgisi yok. İnsanın ideal potansiyellerinin ve olgunluk durumlarının ortaya çıkıp çoğalmasıyla ilgili bu. İyi ve faydalı bir insan olmak için oralara çıkmak da şart değil artık. Böylesi bir karanlık çağda azcık aydınlanan insan, “ideal iyi” insan olur zaten. Konuya dönersek evet, pesimist ve realist, hatta pozitivist ve rasyonalist olmama rağmen bir mistiğim. Demek ki  böyle de olabiliyor. Dünyada tabi binlerce örneği de vardır ama biraz ilginç ve biraz marjinal buluyorum bunu. İnsan ruhundan ve kendi ruhundan çok bişey beklemeyen bir ruhçu. Empirik ve septik olmama rağmen, pozitivist düşünceye büyük önem vermeme rağmen bir mistiğim. Çünkü insanın kendi aklıyla ve sınırlı algısıyla ürettiği ya da sahip olduğu rasyonalite dışında, evrenin ve varlığın da kendi içinde saklı, kendine ait ayrı bir rasyonalitesi olduğuna inanıyorum.

    İnsanoğlu ürettiği bilim mekanizmasıyla varlıktaki olayların, olguların, yapıların sadece “nedenini” “nasılını” öğrenecek. Niyesini ve niçinini öğrenemeyecek. Varlık neden var? İşte şöyle oldu big bang oldu kıl oldu yün oldu diye nedenini açıklar sana. Peki varlık niye var ? Su niye böyle ya da su niye var? Ateş niye mavi değil? dünya niye yuvarlak ve niye sola dönmüyor? örnekler milyarları geçer. bu niye ve niçin soruları hard sorular. yani niye bir şeyler var? ve başka biçimde değil de niye böyleler? Bunları dini argüman olmadan cevaplamak çok zor ve hatta imkansız. bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin. yukarda anlattım. evrenin kendi gerçekliği ve bizim kendi gerçekliğimiz meselesi. İnsanoğlunun birgün bunları cevaplaması hepten imkansız değil; Kendi içine, özüne ve doğaya dönerse, bunu da elindeki bilimle birleştirirse bir şeyler yakalar.

    Cuzi gerçeklik bize ait, bizim ürettiğimiz bir gerçekliktir ve bunun haricinde bir de külli gerçeklik vardır. Şeyin bize görüneni ile aynı şeyin kendisi , aslı, özü farklı olabilir. Burdaki şeyi , varlık olarak da ele alabiliriz. Günümüzde mesela “holografik evren” teorisi gibi teoriler de var modern astronomide. İşte tam burda metafizik, mistizm, devreye giriyor. Çocukluğumdan beri böyleyim. Modern zamanların tuhaf sonuçlarından biriyim. Kimbilir belki de insan ruhunun bir yerlerinde hala, dünyaya yeni bir güneş yapacak ışıklar saklıdır ve bir gün herkesten çıkar,  saçılır ve birleşip yeni bir güneş olurlar bu karanlığa. Belki. Belki de bunu çok içten içe her zaman hissettiğim ve hala hissettiğim için, asla hiçbir zaman bir nihilist ve materyalist olmadım. Yoksa çoktan her şeye ve Tanrıya olan inancıma elveda demiştim. Çünkü bu hayat gerçekten bir kuyu. Her insanın içinde de kuyular var. Kiminin kuyusu derin, kiminin sığ. Bu bahsettiğim ilk gençlik yıllarımdan kalma his ise bende yerleşmiş olmalı. Bu yaştan sonra da yiteceğini sanmam. Şiire başlamamda da bu hissin etkisi çoktur. Ben ise kendi kuyumu ve hayatın kuyusunu, ikinci şiir kitabım olan “Kuyudan Ağıtlar” kitabında şiir olarak yazmaya çalıştım.

    İlgili olanlar internet üzerinden online satın alabilir.

    Sevgi ve saygılarımla,

    Kâmil Çağlar 

  • Neofeminist Algının Yapı Sökümü Gibisinden Bir Antitez

    (Azcık da Manifesto)

    Chapter – I ——————–+——-+———–+-;–++++++

    “Erkekler dünyayı, kadınlar da erkekleri yönetir.” Billur Kalkavan

    Bana şimdi kadın düşmanı diyecekler olabilir. Heyhat ! Bu ülkenin en büyük sorunu zaten herkesin herkesi kendi istediği şekilde görmesi. (önyargı) Neyse ben konuya gelirsem, bebeğim biraz sakin. Önce derin nefesler al bebişim. Kallavi bir kahve yap otur ve düşün her şeyi en baştan. her şeyi. sana da yazık bebiş. öfke kontrolü iyidir. Öfke aklın yarısını sinemaya götürür ; filimsiz getirir bebeğim. Sizin şu dernekler nerelerden fonlanıyor? neyse….bak erkeğim hayvan değilim. sapık değilim, gizli psikopat değilim, kadın ezmek için yanıp tutuşmuyorum .

    aileyi ve erkekliği yok etmek için bütün dünyaya pompalanan (ağırlıklı 3.Dünya Ülkeleri) küresel proje olan bu radikal neofeminizmi lanetliyorum. cinsime uygulanan bu orantısız ve genelleyici yapısökümü ve hatta yıkımı lanetliyorum. Varoluşsal içerikleri ve doğası, özellikleri törpülenmeye çalışılan ve bir kıyas nesnesi haline gelen, hatta kimliği/var oluşu bombardımana tutulan bir hedef hiç değilim. ben erkeğim. adamım. kocayım. ya da babayım. hatta savaşlarda kadınların kıçını kurtaran, can veren askerim. hepsi benim. ulan politik doğrucular ve yalaka amsalaklar yüzünden de erkeğim demeye korkar olduk. nedir ulan? kadın erkekten üstündür noktasına gelebildik sonunda. bu absürd bile değil. Yakın çevrem, Edebiyat çevreleri ve sosyal medya; benim jargonumun, üslubumun bu olmadığını peki ala bilir. Lakin yıllardır sabrettim, ne oluyor dedim iyice anlamak istedim. Nihayet ilk kez bu konuyu burada kendi sitemde kaleme aldım. Birikmişim çok yani. Hem tepkisel hem de deneyime dayalı birikmişlerim vardı. evet açıkçası kızıyorum. rezalet. kadın üstün olsaydı mesela 50 bin sene önce mağarada oturmazdı ava o çıkardı ve ordan beri günümüze değin dünyayı erkekler değil, zaten o yönetiyor olurdu . tarih sonuçtur. sonuç varsa aksinin ispatına gerek yoktur. Erkeğin mağduriyetleri, sıkıntıları, mücadelesi, taşıdığı yük ve baskılar yok mu? Erkek olmanın sosyoekonomik, sosyopsikolojik, varoluşsal, toplumsal, siyasal, askeri, dini ve antropolojik yükümlülükleri, yok edici ve ezici yükleri yok mu? Dünyada her gün kadınların yüzlerce katı sayıda erkek öldürülüyor. Tümel anlamda bakacaksak dünyada erkekler çok daha fazla şiddet görüyor.

    Yeryüzünün en ağır ve pis işlerini erkekler yapıyor. Üstüne oturduğun o klozeti erkekler üretiyor fabrikalarda, senin kıçını yıkadığın suyu bile erkekler taşıyıp getiriyor barajdan musluğa. Elektirik yüksek gerilim hatlarında, madenlerde, kanalizasyonlarda, inşaatlarda , plastik üretiminde, boya-kimya, demir-metal fabrikalarnda, vs…çalışıp hasta olup ölüyorlar, engelli kalıyorlar ya da iş kazalarında hayatlarını kaybediyorlar. sosyal hayatları da çok sınırlı. evinde ve hayatında kullandığın şeylerin %85 ini erkekler üretiyor hayatları pahasına ve 10 kuruş maaşa. Üstelik kadınların azmettirip öldürttüğü ya da sebep olduğu sayısız vaka var. Kadınların iş hayatında gördüğü mobing, baskı,şiddet, ayrımcılık ,vs .. gibi gördüğü şeylerin hepsini aynı oranda erkekler de görüyor. Şiddet konusu ise sosyogenetik , antropolojik ve evrimsel bir gerçek. dünyada ilk canlılardan günümüze dek bütün canlılar şiddet düzleminde varlık gösterdi. ve güçlü olanlar hayatta kaldı. şiddet ve çatışma, evrenin ve doğanın gerçeği. (bkz.şiddet kuramı-giriş/site ana menü) Şiddet yeryüzündeki bütün canlı türlerinin ve cinslerinin gerçeği. şimdi bu şiddeti kalkıp sadece erkek cinsine dayamak ne kadar yapıcı bir eylem? politik doğruculuk, pozitif ayrımcılık ya da kadına yağ çekmek için bunu yapıyorlar lakin kadına bu gazı vererek ona daha çok zarar vermiş oluyorlar. kabul ediyorum erkek cinsinde şiddet, kadına oranla biraz daha yüzeye yakın. yani ortaya çıkmakta biraz daha yatkın. bunun çok derin ve antropolojik, sosyogenetik, evrimsel, varoluşsal sebepleri var. fakat bu şiddet illa ortaya çıkmak ya da çıkartılmak zorunda da değil. Politik doğruculuğa kapılmadan ne olursa olsun burada bilimsel gerçekleri anlatıyorum.

    Erkek cinsiyetinin üzerindeki bir diğer önemli baskı unsuru da artık onun tek eşli yaşamak zorunda olmasıdır. şöyle ki prehistorik dönemlerde bütün homo türlerindeki erkekler, mağara öncesi dönemler de dahil olmak üzere milyonlarca yıl inanılmaz vahşi yaşam koşullarında, türlü dehşetengiz tehlikeler ile zorlu coğrafyalarda ve iklimlerde çok büyük bir yaşam savaşı verdi. Türün devamını sağlamak için ise bol bol üremesi gerekmekteydi. Haliyle bunu tek bir dişi üzerinde yapamazlardı. ailenin bir an önce çoğalması, genişlemesi ve güçlenmesi gerekiyordu. hem avlanmada çoğunluk hem vahşi hayvanları bertaraf etmede çoğunluk, hem de başka ailelerle, kabilelerle savaşta çoğunluk için.

    insanoğlu henüz daha 12 bin yıl önce medenileşti diyorsak. hele ki modernize olması da daha dündür. o halde evrimsel süreçte milyonlarca yıldır bilinçaltına ve sosyogenetik güdülerine işlenmiş olan bu üreme arzusu öyle çapkınlık deyip geçilecek bir durum değil. ben işin çok uzmanı değilim fakat ana hatları böyle bu işin. Ortada milyonlarca yılda kazınmış genler var erkek cinsiyetinde. İş bu halde bu genetiğin iki günde değişmesi zor. Şiiddet unsuru da buna benziyor. yazının ilerleyen bölümlerinde anlattım.


    Radikal feminizm adına, cinsiyetim yapısöküme ve dış güdümlü soykırıma uğratılırken, kadının henüz bir yapısökümünün yapılmadığını hatırlatırım . yaptırtmayın. tavsiye etmem bebeğim.

    Acaba? Komplo Teorisi ya da değil. Hiçbir şey bilmiyorum artık. Fakat şu bir gerçek ki, cinsiyet denen şeyin sorun haline geldiği ya da getirildiği. Önce bunu sorun yaptılar, sonra da yok edecekler. Ediyorlar…Valla onu bunu bilmem…. 50 ila 100 yıl sonra “erkek” ve “erkeklik” tedavülden kalkacak.  Sperma üretiyorlar. Bizler , ben, son nesillerdeniz.   Küresel çetenin amacı bu.

    Erkekleri müzelerde sergileyecekler bu gidişle. En az 50, en fazla 100 yıl. Valla, şaka yapmıyorum. 

    Bir erkek olarak müstakbel bir soysuzum artık ve mağdurum. Şu anda bile sadece erkek olduğumuz için en büyük hakaretleri yiyoruz. Salt erkek olduğumuz için. Eskiden böyle saçma ve ürkütücü bir şey yoktu.

    Gelecekte bize demir parmaklıklar ardından bakılıp şöyle denip gülünecek:  

    -sadece erkek.

    Fıstık atacaklar bize.

    LGBT’ye gelirsem, isteyen lgbt olur tabi ve onu yaşar, ben başka bir şey anlatıyorum. ve dört duvar içinde ya da kendi kişisel hayatlarında ve sosyal düzenlerinde ne yaşanırsa yaşanır. İnsanlar özel hayatlarında ve seçimlerinde özgürdür. Bu seçimleri ise tüzel hale getirip sürekli herkesin gözüne gözüne sokmak. İşte bunu anlayamıyorum. Ben lgbt mensuplarının bu ülkede nefes alamayacak kadar, özgür olamayacak kadar, çalışamayacak kadar baskı altında olduklarını düşünmüyorum. Bu ülkede ; Zeki Müren’inden tut Kuşum Aydın’ına, Fatih Ürek’inden tut Bülent Ersoy’una, ordan git Cemil İpekçi’ye lgbt her zaman vardı. Kerimcan Durmaz gibi tipler bile rol model olabiliyor bu ülkede. (ne yazık. bu ülkede gerçek sanatçıların, filozofların ve bilim adamlarının rol model olması gerek) İşte bu yüzden bu tantanayı anlayamıyoruz ve fakat çok müthiş bir şeymiş gibi durmadan şenlikli renkli yürüyüşlerle , propagandalarla çoluğu çocuğa/gençliğe ; aile kurumuna, anneliğe, erkekliğe ettiğiniz küfürleri göstermek nedir? o çocuklar, o gençler bu toplumun yeni nesilleri ve öyle önemli kavramlara ve kurumlara saldırmak amacıyla yapılan aşağılayıcı pankartları gördükçe, bu önemli kavramlar onların taze algısında hasar görmez mi? o yürüyüşlerin pek çoğunda çocuk bile gördük yürüyen. Netflix yapımları ve dünyada bütün medyalarda, bu iş gerek subliminal gerek açıktan sürekli pompalanmaya başlandı son yıllarda.

    Cinsiyet değiştirme eyleminin sebebi doğuştan gelen hastalıklı durumlar ya da birtakım varyasyonlardır. Doğuştan gelen gerçek bir varyasyon var ise yani erken çocukluktan itibaren ve ilerleyen yıllarda sürekli devam eden böyle bir durum söz konusu ise ve kişi bundan müzdarip durumdaysa, bu durum tıbben de ispatlanabilmişse; bu kişi peki ala cinsiyetini değiştirme hakkına sahiptir. Bunun haricinde bilinçli olarak ve yani tercihen alınan hormonel ya da gen değiştiren ilaçlarla yapılan cinsiyet dönüşümleri, birer insan ve toplum ve hatta kültür katliamıdır. Doğaya ve doğanın, varlığın tabi akış seyrine yapılan acımasız ve pervasız bir müdahaledir. Bu ise ateşle oynamak gibi tehlikeli bir iştir.

    abd ‘de ortaokul seviyesindeki okullarda 12-13-14-15 yaşlarındaki çocuklara ailelerinden habersizce bazı ilaçlar verildiği, karışık zihinlere sahip, ergenlik ve ergenliğe giriş yaşlarında olan, cinsiyetlerine henüz tam vakıf olamamış bu çocukların ise bu ilaçları kullanarak okullarını bitirdiği; daha sonra çocukların bu ilaçları kullandıkları önce ya da sonra ortaya çıktığında ise ailelerin çocuklara müdahale edemediği, okulların ise bu işten bir şekilde sıyrıldığı ortaya çıktı. Bu hadiselerde velileri çaresiz, okulları pervasız kılan şey ise küreselcilerce düzenlenen lgbt hukuku ve yönetmelikleridir. İstanbul sözleşmesi imzalanırsa bizim de akıbetimiz o şekil olacaktır. Hala yorulmadık sapık Batı’dan hazır paket kanunlar alıp (hepsi değil) üstümüze giymekten. Rüküş rüküş dolaşmaktan.

    Arkadaşım bizim sınırlardan çıkınca yeryüzü cennet falan değil ki; aksine daha beter cehennem var dışarda. Almanya’da bu pedofili salgını öyle boyutlara ulaşmış durumda ki devlet özel yasa ve yönetmelik çıkarmış. Özel merkezleri var gidip pedofili olduğunu kabul edip ben tedavi olmak ve kurtulmak istiyorum dersen devlet seni suçlu olarak bile görmüyor ve gayet liberal liberal seni tedavi etmeye çalışıyor. Ceza bile almıyorsun. Arkadaşım, bak dinle yine abd’de bir salgın daha var; kadın ortaokul öğretmenlerinin öğrencilerine cinsel taciz hatta tecavüz salgını. Araştır arkadaşım google da bir ara. Göreceksin.

    Biz de bir kesim var hatırı sayılır derecede büyük bir kesim bu ve Batı’ya toz kondurmayı sevmez. Yahu arkadaşım bu insanlar o bok çuvalı karanlık ortaçağın içinden çıkalı daha 200-300 sene oldu. Çuvalın içinden çıktılar lakin hala o çuvaldaki pisliklerle ve o kokuyla geziyorlar dünyada.

    Avrupa’da ve abd ‘de kadına şiddet/taciz/tecavüz oranlarını da bir araştır derim. sonra pedofili oranlarını da araştır iyice. Tabi onlar , onların kendi sanatçıları, bilim adamları, onların kendi yazarları ve gazetecileri bizim gibi her boku ortalığa haykırıp saçıp anlatmıyorlar özellikle medyalarda ve o şaşalı ödül törenlerinde. onların kendi medyaları bile dışarıya karşı kol kırılır yen içinde kalır taktiği uygular her zaman. Bilakis artık o kol o yene sığmıyor. İngiltere kraliyet ailesinin ve avanesinin de karıştırdıkları herzeler de artık sonunda nihayet duyulmaya başlandı.

    Ayrıca bilmem ne adalarda bilmem kimlerin kimlerin, kerli ferli meşhur herifçioğullarının yıllarca yedikleri herzeler neydi? mesela? ayrıca bir de pizzagate dalgası vardı.

    Avrupa daha düne kadar 1970-80 lere kadar kendi vatandaşlarına öjenik uygulayan bir coğrafyadır.

    Avrupa’da daha dün yani Victoria döneminde Londra’daki kadınların yarısı fahişeydi. Gayri meşru bebekler Thames Nehri’ne atılırdı.

    Şimdi kalkıp da ben bu Avrupa’nın medeniyet diye diye hukuk kanun diye diye, hala bunların bokunu püsürünü mü kendime boca edeceğim hala fütursuzca, bilinçsizce? (Bu konuya başka bir yazımda değineceğim)

    Doğada eşcinsel durum gösteren tespit edilmiş 2000 küsür tür hayvan vardır. bunlara şempanze türleri de dahildir. Doğuştan gelen gerçek bir hastalık var ise ve hasta bundan şikayetçi ise; cinsiyet değiştirme eylemi bir zorunluluktur. Birtakım insan, kadın bedeninde doğduğu halde orasında bir penisle yaşıyormuş gibidir. hissiyat olarak aslında erkektir. bu durum o insanın seçimi değildir. bu halde yaşamak onun için bir cehennemden farksızdır. bundan kurtulmak için ya intihar eder ya da cinsiyet değiştirir. Aynı şey erkek bedeniyle doğup kadınsı hissedenler için de geçerlidir. kişi eşcinsellik ile öyle doğmuştur zaten. bu durum onun elinde olan bir durum değildir. Kuran ı Kerim’de Lut kavminin lanetlenmesine sebep olan şey ise eşcinsel durum değildir. Lut kavmindeki sapık insanlar, doğuştan eşcinsel durumla doğan insanların oluşturduğu bir kavim değildir. zaten bilimsel olarak da bu imkansızdır. o kavimdeki insanlar, eşcinsel durumda olan insanlardan değil, tercihen eşcinsel ilişki yaşayan heteroseksüel (normal) erkeklerden oluşuyordu. Yani sapıklardan.

    Eşcinsel ilişki başka bir şeydir, eşcinsel durum başka bir şeydir. Birisi doğuştandır, diğeri sapkınca keyfi bir tercihtir.

    Özgürlükler konusuna gelirsek. bunu da anlayamıyorum; arkadaş onlar özgür değilse ben lgbt değilim, ben de özgür değilim derim o zaman. Bu ülkede herkes özgür mü? Dünyada herkes özgür mü? hem sonra bu özgürlük nedir ne demektir? nemenem bir şeydir?

    bu ülkenin daha büyük , daha acil, çok daha önemli mevzuları var. Bu ülkede halk dahil kimsenin lgbt mensuplarıyla böyle tantana koparacak kadar bir alıp veremediği yok. Rusya bile bu işi tamamen yasaklayıp nefes bile aldırmazken biz müslüman ülke olmamıza rağmen bir kıyas yapınca bu konuda epey “medeni” olduğumuz bile görülür. Anadolu irfanı zaten bir hoşgörü barındırır.

    cinsiyetimi tercih edebilmeliyim gibisinden bir zihniyeti anlayamıyorum. Kişinin doğuştan gelen bir varyasyon taşımadan cinsiyet değiştirmesi, değiştirmek istemesi mümkün mü? Açıkçası bu konuda henüz bu kadar derinlere dalmadım . eğer böyle bir şey mümkünse bu iş toplumsal ve evrimsel tehlike arz eder. yani ortada zaruri hiçbir neden; bir çocukluk travması, bir bozukluk, bir varyasyon yokken böyle bir işe girişmenin mantığını anlamıyorum. Cinsiyet yahu bu. gömlek değiştirmiyorsun. Bu işin bu kadar kolaylaşıp basite indirgenmesi, sıradanlaşması ve bunun özgürlükler adına gazlanması, ve bunun küresel bir proje olduğunun çok açık olması beni ürkütüyor. dünyada 50 yıl sonra şöyle bir tablo gözümde canlanıyor: halkın ezici çoğunluğu lgbt olmuş ve heteroseksüeller ise çok zengin küçük bir azınlık durumunda. sanırım lgbt mensuplarının hayali de bu şekilde. olabildiğince çoğalmak istiyorlar. ya da çoğaltılmak isteniyorlar. yani belki. distopya kuruyorum şu an. Bütün dünyada femenler dahil bütün lgbt tantanasının sebebi budur. Bu bir PR ve pazarlama projesidir. 50 yıl sonrası için verdiğim örnek bir distopyadır. Doğal evrimsel sürecin tersine döndürülmesidir. İnsan türünün sonudur. ya da yeryüzündeki insanların %95 ini oluşturan lgbt nesiller, yıllar içinde ömrünü tamamlayıp öldükçe; insanlığın geri kalan seçkin bir azınlıkla devam etmesidir. (çok zengin ve elit heterolar) Böylece küresel dünya nüfusunu kontrol altına alacaklar. kürtaja falan gerek kalmayacak. doğum oranı çok büyük oranda düşecek. bu tabi işin distopyası. yani şunu şuraya koyayım: normal bir insanın durduk yerde bir sabah uyanıp; ben cinsiyetimden sıkıldım hadi değiştireyim diyeceğini de pek sanmıyorum. (kendi görüşüm). yani cinsiyet bu. gömlek değiştirmiyorsun.

    dünyada tuhaf, kirli ve çok tehlikeli işler dönüyor. her zaman olduğu gibi. lgbt mensupları bence uyanmalı ve kullanıldıklarının farkına varmalıdır. elbette onların da huzura ihtiyaçları var. hepimizin huzura ihtiyacı var. heterolar çok mu özgür de onlar sınırsız özgür olacak? Bir kere ben her şeyden ama her şeyden önce bunu sorarım. sonra şunu sorarım: pozitif ayrımcılıktan bir takım hetero erkekler için ben de istiyorum; adam mesela bekar ve yalnız ve mağdur bir hetero erkeği. Bu durumdan şikayetçi. manita dağılım adaletsizliği mağduru mesela.. bu zamanda zengin değil, arabası yok , evi yok, ortamı yok. avukat, doktor , möötayit, mühendis ya da club sahibi falan da değil, diplomalı ve etkin bir statüsü yok, hem bir de aşağılanıyor, ufalanıyor. yok sayılıyor. zengin keko ya da bu zamanda ortamcı hanzo da değil, bu zamanda öküz, hayvan , alfa erkek değil bu adam, psikopat hiç değil ve sürekli yalnız. ama bu adamın daha başka ve güzel nitelikleri var ama bu güzel adam yalnız mesela, hep yalnız. ya da müzmin bekar. ya da başka bir adam da eski bir gedikli manik depresif tip 1 mağduru ve hastalıklı geçmişini duyup ondan kaçanlar oluyor. Kimliği ve varlığı yok sayılıyor. Bu tür örnekler çok uzar a dostlar.

    bi sizin sorununuz var di mi bu ülkede? öyle bir eda, öyle bir hava içindeler. şımarık ve hodbinler çünkü. seviyesiz ve cüretkar. ne sorunmuş arkadaş peh!

    ben sonra şunu da sorarım: bu lgbt ye zamanla daha neler meşrulaşıp daha başka neler eklenecek bu harflere? pedofili? ensest? bunlar da eklenecek mi? dünyada dönen tantanaya bakılınca sanki ortaçağda cadı avına çıkılmış gibi dünyada bir lgbt avına çıkılmış ya da birçok yerde lgbtliler direklere bağlanıp yakılmış. Türkiye’de ise Taksim Meydanı’nda kazığa oturtulmuş lgbtler var mesela. bütün bu yürüyüşler, eylemler, bayraklar, mor renkli dövizler ve o dövizlerde yazan; erkek soyuna, annelik makamına, aile kurumuna hakaret ve küfür içeren bütün o iğrenç yazılar. insanlık onurunu lanetleyen sloganlar. lgbt evet herkes kadar özgür olmalı ve kendi özel seçimlerini ve kendi özel mahrem hayatını ve mahrem hallerini benim gözüme sokmamalıdır. kendi hayatının ve kendi sosyalliği içinde kalmalıdır. bunun reklamını janjanlayarak yapmamalıdır. bıktık. anladık. ben de heteroyum ve mesela sado mazoyum diyelim. ben de 20-30 adet sado mazo bulup bir de renk uydurup bir bayrakla ben de çıkayım yürüyüşler yapayım ekibimle. hak istiyorum, özgürlük istiyorum diyeyim. ya da ben ayak fetişistiyim mesela, kendim gibi olanları toplayıp : “yazın bütün kadınlar sandalet giysin!” eylemi yapayım mesela. ya da ben pedoyum: “ergen kızlar seçimlerinde özgür olmalı! cinsellik hakları tanınmalı! ” diye eylem yapayım. (bunun için jean paul sartre , simone de beauvoir  ve Camus gibi bildiri yayınlayalım, imza toplayalım.)

    vay be özgülük ne hale geldi. devam edin , anasını ağlatın insanlık onurunun. ruhun, masumiyetin, asaletin, edebin, mahremiyetin, fıtratın, ülkünün, vicdanın, insanın ve doğanın köküne dinamit koyun.

    hangi cinsiyeti seçtiysen seçtin bundan bana ne? üstelik o yürüyüşlerde hiç de mağdur, üzgün, ezilmiş gibi bir halleri yok gayet rahat gayet neşeli , gayet hadsiz, fütursuz ve cüretkar bir şekilde yürüyorlar. bu ülkede lgbt üyelerine bazı sikimsonik sebepten yapılmış münferit saldırılardan konuşacaksak, bu ülkede hetero genç bir erkek; bir kadın tarafından azmettirilen başka hetero erkekler tarafından tecavüz edilip kayda alınmıştır. tecavüze uğrayan o herif ise o azmettiren kadını yakalayıp feci şekilde öldürmüştür. valla ne aydınlık şeyler yaşanıyor ülkemizde. lümpen bir toplum haline getirildik sonunda. mübarek olsun. yani şunu demek istiyorum; münferit olaylarla bir halkın ve devletin topyekün homofobik durumda olması apayrı şeylerdir . o tür saldırılar Avrupa ve abd ‘ de bolca vuku buluyor.  münferit saldırı ya da bazı cinayetler ile bütün ülkenin lgbt kindarı ilan edilmesi, yaşam hakkımız yok gibi romantik ve iddalı sloganlar ile bu işin gayet pragmatik yaklaşımlarla parlatılması. güzel işleyen bir proje.


    bu ülkede zenginler haricinde kim ne kadar yaşayabilmiş ki siz de yaşayamadınız?  ne yaşayamadınız? ne yaşayamıyorsunuz? herkesin hakkı tamam da bi sizin ki eksik. nüfus cüzdanlarında gay yazsın bunu mu istiyorlar? ya da erkekken kadın olmuş ise kimlikte kadın olarak değişsin. tamam ona da karşı değilim. hiçbir ayrımcılığa uğramadan cinsel kimliğini açık ederek rahatça memur olsun, öğretmen olsun, hakim olsun. kimliklerini saklayarak her yerde rahatça çalışabiliyorlar zaten. tamam onu da saklamasınlar. onları bu konuda anlayabiliyorum. ben de bir manik depresif tip 1 olarak bunu saklamakla uğraştım yıllarca. Son 6 yıldır ise kamuda memurum, ilk yıllar bunu sakladım ama son iki yıldır saklamıyorum. fare gibi saklanmak istemiyorum artık.  yeri gelirse de hiçbir yerde saklamam artık. lgbt mensupları da, bu  insanlar da hiçbir ortamda göze batıp dışlanmasın ve onlar da saklanmak zorunda kalmasın. bu da tamam. fakat bu lgbt+ hareketi misyonunda ben bu amaçlarda samimi olunduğunu sanmıyorum. bunlar birer süs ve kılıf. bu hareket çok ciddi toplum mühendisliği yapılarak tasarlanmış uzun soluklu küresel bir proje.  bunu yönetenler değil de bunun içinde olanlar bundan haberdar mı? hayır genel olarak değil.  homofobik değilim, arkadaşlıklarım oldu o insanlarla, meşru ve makul haklarını destekliyorum, onları mantık sınırları içinde anlayabiliyorum.  fakat bunun için illa bayraklı lgbt’ yi desteklemem gerekmiyor. 28 şubattaki başörtüsü sorunu yaşayan insanlar, dışarda oluşmuş ve dışardan fonlanıp yürütülen bir hareketin içinden mi yaptılar o zorlu mücadelelerini?  hayır. ben o gökkuşağı bayraklı lgbt+ denilen dış kaynaklı oluşuma güvenmiyorum.  Bayrağı olan her şey politiktir . yoksa o insanlarla bi sıkıntım yok ve olamaz.(gerçek mağdurlarla) 25 yıldır şiir yazmaya çalışan insanım. fakat bu ülke giderek lümpenleşiyor ve herkesin kendine çeki düzen vermesi lazım. her konuda. yoksa bu gerilim ve tırmanma kötü sonuçlar doğurabilir. aile kurumuna, anneye ,anneliğe , babaya, babalığa,  kocaya,  ( günahıyla, sevabıyla) , erkeğe, erkekliğe galiz aşağılamalar ve ağır hakaretler yaparak hak aranmaz, hem ne alaka? sen kendi haklarını sonuna kadar ara savun haykır! ben de arkanda durayım fakat hakkını ararken binlerce yıllık değerlere ve kurumlara hakaret etmek niye? böyle yapmadan da hakkını peki ala arayabilirdin. nasıl bir gaz verilmişse bu lgbt mensupları bu tarzda bir hak arayışı içinde. bu çok tehlikeli ve çok yanlış bir yöntem. kendi içinde bir mantığı bile yok. ben A yı savunuyorum. amacım A yı elde etmek ama bunu yaparken toplumun diğer bütün mensuplarına saldırıyorum yani B ye saldırıyorum.  Peki B ye saldırmanın A yı elde edebilmekteki rolü ve katkısı nedir?  yoksa bu yöntem, hem A ya zarar vermekte midir? hem de toplumsal çatışmaya zemin mi hazırlamaktadır? hakkını ara kardeşim hakkını arıyorsan hakkını haykır . asıl olan özlük haklarını aramaktan ziyade dile getirdikleri , gözümüze soktukları şeyler genelde alakasız , edepsiz ve rezilce. Hiç şık ve elit değil. Lümpence. halbuki onlar kültürlü insanlar, lümpen bile değiller ama o proje içinde o hale getiriliyorlar. yazık.

    Ülkemizde kamu sektöründe çalışan lgbtli bireyler hakkında önemli bir araştırma.

    bir not: kadın ve erkek sadece fırsat eşitliği konusunda ve hukuk önünde eşittir. Başka türlü bir eşitlik nasıl mümkün olabliir? İki farklı cinsiyet bu.

    Kadın cinayetleri için de; tehdit aldığı polis tarafından belgelenmiş ya da ölüm tehdidi altındaki kadınlara, devlet, koruma yerine; bu kadınlarla sözleşme yaparak bu kadınlara küçük Glock marka silahlardan vermelidir. (ya da onun gibi yani küçük model) Korumaların etkisiz olduğu ortaya çıkmıştır. bu yapılırsa bence %78-88 oranında o kadınların o silahı kullanmalarına bile gerek kalmaz. kadınlar peşlerindeki, sabıkalı ya da uzaklaştırmalı ya da kayıtlı kişi tarafından, yine tehdit altında ya da yine ağır baskı altında yani saldırı ve tehdit altında kalırlarsa; kadınların, bir katil adayı olan bu kişiyi artık, hiç ceza almadan rahatça vurabileceğini ve bütün o herifler de bu yeni durumu artık iyice bileceği için , bunların, eskisi kadar fazla oranda kadınların yanına yaklaşıp gidip rahatça kadınlara zarar verebileceklerini sanmıyorum. olayların sayıları ve ölüm oranları büyük ölçüde düşecektir. Pratik, işlevsel ve etkili caydırıcılık. Nefsi müdafaa, yani korumanın yaptığı işi , kadın yapacak , hepsi bu. Hollywood filmlerinde FBI , tehdit altındaki güzel hatunlara silah verip dururdu.

    #erkeğimbeninsanımbebeğim

    Chapter – II. —–++——-+———+++——-+—–+——+

    Erkeği baskı altına alıp onu tanımak istediğiniz şekilde tanımaya çalışmayın. erkek erkektir. eril düşünce nedir ? o zaten erkeğin düşüncesidir. erkeğe eril düşünme , eril davranma demek hem absürd hem de bencilcedir. varlıkta her şey hala bir evrimleşme içindedir. erkek cinsinde birkaç maraz varsa bu kadın cinsinde de vardır. ruhsal yapı, bilinç, düşünce, güdü ve davranış şekilleri insanın hem kendi hayatında şekillenir hem de bunların bir kısmı da yüzbinlerce yılda şekillenmiştir. 300 bin sene önceki erkek daha vahşi ve çok daha kabaydı. günümüzdeki haline evrilip yontulması için yüzbinlerce yıl gerekti. şimdi bugün feminist hareket halindeki kadınlar iki günde erkek denen sapiens cinsiyetinin değişmesini istiyorlar. Bebeğim 3 milyon yıllık gen bu ya. sizi fena gazladılar. bu erkekler ağaç kovuğundan çıkmadı ya da bu erkekleri, tercihleriniz doğrultusunda siz bir yerden sipariş etmediniz. hani bir malı , ürünü ya da mesela bir mutfak ankestreli mobilya siparişi vermişsiniz. verirken istediğiniz ölçüleri, renkleti, özellikleri söylemişsiniz de bu mobilya takımı evinize geldiğinde istediğiniz gibi olmamıştır ve kızgınlıkla , hayal kırıklığı ile şikayet etmişsiniz, feveran etmişsiniz gibi bir şey bu feministlik. kardeşim mal bu. ve bu defolu mal iki günde tamir olmaz. olmaaaaz. . kadının da defoları var. hatra erkeğin defolarına benzeyen defoları bile var. erkeği erkek olduğu için aşağılamak, lanetlemek; erkekliği küçük düşürmek falan bunlara hiç girmeyeceğim. amerikada erkek öğrencilerini taciz eden kadın ortaokul öğretmenleri modasından bahsetmem aslında yeterli olur. daha çok başka örnekler de çok var.

    Küresel Radikal Feminizm’in amacı; bütün dünyada kadınları erkeklere düşman edip, onlardan soğutup kadını kadına ve erkeği de erkeğe, yani lgbt’ye yaklaştırmak ve yapıştırmaktır. Böylece kadın erkek ilişkileri azalacak, flörtler, birliktelikler ya da evliliğe uzanan uzun süreli duygusal ilişkiler sona erecek böylece asıl planlanan; ailenin yok edilmesi, annelik duygusunun elemine edilmesi, kültürün, değerlerin, toplumun yok edilmesi, nüfusun ideal seviyeye çekilmesi, makro özgür tam tüketimci (tam güdümlü, robotik) bireyin ortaya çıkışı. Küreselcilerin diğer bir amacı da aslında erkeği de erkeğe yaklaştırmaktır. Küresel Feminizm projesi, dünyada müthiş bir cinsiyetsizlik projesi ile birlikte paralel uygulanmaktadır. (cinsiyetsizlik projesini ayrı biz yazıyla ele alacağım) Bütün bunların sonucunda, somut ve kesin hakimiyeti sağlamakla birlikte, bütün bunların hepsi (lgbt, cinsiyetsizleştirme,radikal feminizm) nüfusa oran olarak belli bir noktaya geldiğinde ise, nüfus artışını da durdurmuş ve hatta eksi periyoda geçirmiş olacaklar. Cinsiyetsizleştirme Projesi içinde yer alan uygulama alanlarından olan diğer unsurlar ise; de gdo’ lu besinler, ilaçlar, ağrı kesicilerdeki sperm azaltıp testisleri körelten maddeler, yoluyla insan dna sının zamanla bozulup cinsiyet özlelliklerinin köreltilmesi ya da dejenere edilmesidir. Bu daha uzun vadeli bir yöntemdir. tüp bebek kullanımı ve kısırlığın son 30 yılda büyük oranda artış göstermesini de bir kenara koyalım, tabi kanser vakıaları da buna dahil. erkek gibi hisseden kadın , kadın gibi hisseden erkek ya da cinsiyet değiştirme vakıaları da büyük oranda artış gösteriyor.

    Kim bilir belki de tutmaz bu. sonunda her şey aslına geri döner çünkü doğadan aldığını sonunda doğa senden geri alır.. ya da sen geri vermeye sonunda mecbur kalır ve aslına dönersin. (yok olmamak için) fakat bütün bu çılgın maceranın sonunda ise çok ağır bedel ödemiş olursun.

    Doğayı ve doğal olanı değiştirmeye çalışmak , aslında soğuk bir kıyamettir.

    crispr projesi gibi çok kolay suistimal edilecek tehlikeli projeler de masada duruyor.

    dünyayı, doğayı, insanı ve her şeyi talan ettik ve değiştiriyoruz. bokumuz kurumadan tanrılığa soyunduk. 13 küsür milyar yıllık evrende 300 bin yılcık canlılarız. daha dün geldik oysa. daha bin yıl önce Avrupa’da yıkanma kültürü yoktu. son 100 yılda ise kendimizi dünyanın ve her şeyin sahibi sanmaya başladık. dünyada açlık, kıtlık, savaşlar, adaletsizlik, sömürü hüküm sürmeye devam ediyor, istersen mars ‘ a git. hiçbir değeri yok . amcık ve çükten başka çok vahim sıkıntılar var dünyada. mesela sadece tek bir örnek verirsem; 1 milyar civarı insan hala açlık sınırında ya da altında yaşıyor. yüzmilyonlarca insan su kaynaklarına uzak durumda. dünya nüfusunun yüzde 4 ünün sermayesi , geri kalan çoğunluğun sermayesine eşit mesela.

    Yukarda ifade ettiğim gibi. Eşcinsel, yani doğuştan eşcinsel durumda olan bütün arkadaşların sonuna kadar yanındayım. Küresel Bayraklı Lgbt+….. hareketine karşı ise mesafeliyim.

    Antiküresel Algı

    Küreselleşme, Batılılaşmanın kitsch ve yoz bütün türevlerinin merkez alındığı ve masum bir kültürel alışverişle alakası olmayan, evrensel bir algı hastalığıdır. Küreselleşme, Homo Neoeconomicus ve pazardır. Küreselleşme, internet ağları ile insanları kıtalar ötesinden birbirine bağlayan, görüştüren ya da ürünleri, fikirleri, kültürleri kaynaştıran masum bir oluşum değildir.

    Her yenilik iyi ve ideal değildir. Farklı ve yeni olan her şey modern değildir.  Modern olan nesne ya da suje tamir edici olandır. Yok edici olan bir değişim ya da yenilik çağdaşlık ya da ilericilik demek değildir.  Ancak ideal olan şey yenidir. Güncel olana uyum sağlayan her yeni, konformist ya da pragmatik eklentiler, hakiki olanın ya da ideal olan durumun yerini asla alamaz .

    Baskın kültür, baskın medeniyet, baskın fikir hangisi ise kaynaşacak olan da sadece onunkidir. Diğerleri ezilir, kimliksizleşir ve kaybolur.

    Küreselleşme ve globalizm, görkemli bir zokadır.  ucunda yem olarak neoliberalizm, post modernizm ve vahşi kapitalizm vardır. seç beğen yut ve yok ol.

    #Antiküreselalgı

    #antiküreselalgı

    Küresel sermayenin bilim çetesi ile yeni model insan ve yeni model yaşam geliyor. Yapay zeka,  Siber Devrim, Metaverse, Transhumanism, Neuralink. ( yarı bio, yarı yapay insan)

    yeni model insan.

    Küreselleşmenin güzelliklerini, rahatlıklarını, avantajlarını, küresel görüş ve küresel felsefeyi, küreselleşmenin nimetlerini kim sayıyorsa yıllardır onlarla kapıştım her yerde. 

    Küreselleşme son 30 yıldır dünya halklarının ve yerel kültürlerin, bütün güzelliklerin, güzel soylu manevi değerlerin, duyguların, renkli, farklı inanış ve fikirlerin yani insana ait ne varsa hepsinin sonunu getirecek olan paradigmanın başlangıcıdır. İnsana dair pek bir şey kalmayacak. Belki de hiçbir şey.

    Getirecek demişim, getirdi sayılır zaten.

    Amaçlanan şey;  tek tip insan modeli ve tek dünya kültürü ile dünyayı; muhalif algılar , değerler, kutsallığı olan duygular, aile , toplum ve dinler olmadan daha kolay yönetmek ve ürettikleri her şeyi daha da kolay satıp dayatmaktır. Sosyopsikolojik ve Sosyokültürel projelerle birlikte tabi ki ürettikleri teknolojilerle, Kesinleşmiş Somut ve Kalıcı Hakimiyeti kurmuş olacaklardır.

    Amaçlanan şey ise ne yazık ki bugün belli oranda başarılmış durumdadır.

    #antiküreselcialgı (bkz.Yükseliş ve Ütopya adlı manifesto)

    efendi kocasına şiddet uygulayan ya da kendisinden boşandırıp nafaka ya da tazminat için kocasını tahrik eden kadınlar mesela ve vs…ve vs….ve vs…. doğan bebeğini çöpe atan, sevgilisi ile iş tutup kocasını öldüren,/ öldürten , kocasını aldatan, kocasını bankamatik olarak gören, kocasına yalan söyleyen, kocasının haysiyetini ve gururunu inciten, kocası fakirleşince ya da hasta olunca onu terk eden, zengin bir erkeğe aşık numarası çekip onunla evlenen, yani enayi (!) avlayan, kendi çalıştığı yerde patronlarına güler yüz gösterip hatta kahve servisi yapabilen ama akşam eve gidince kocasına surat asan , dır dır edip kapris yapan. bu örnekler bitmez çok uzar.. erkeği iki günde değiştirmeye çalışmak üzgünüm ama büyük saçmalık. her şeyden önce empirik bir önerme ve pozitivist bir yaklaşım değil. reel olan olguyla ve rasyonel bilinç ile hiç alakası yok. mevcut olanla olması gerekenin çatışması ve çelişmesi. ve çok absürd olduğu kadar çok da bencilce. üstelik nafile bir çaba. yüzbinlerce yılda genlerde kodlanmış veriyi ve kendi hayatlarında ruhsal yapılarına işlenmiş güdülenmeleri, şartlanmaları iki günde mi değiştireceksiniz?

    yüzbinlerce yıl en vahşi hayvanlarla ve doğa ile mücadele edip ve o en yırtıcı hayvanları avlayarak vahşet içinde hayatta kalmaya çalışırken bir de başka kabilelerin erkek sapiensleri ile savaşıp duran ve ailesini besleyip koruyup türün devamını sağlayan erkek soyu, bugün hala hobi olarak dünyanın her yerinde avcılık sporuna devam ediyor, neden acaba? ve bu büyük bir sektör durumunda oldu dünyada her zaman.

    burdaki iki gün bir sembol. lafın gelişi tabiki. bu feminist kadınlar hayat boyu uğraşsalar da ne erkek cinsindeki marazlar ne de kendi cinslerindeki marazlar kaybolmayacak.. yani yine binlerce yıl gerek bunun için. ha kuşaklar boyu sürecek bir eğitimle biraz bilinç verirsin hepsi bu . önemli olan erkeğin marazlı yapısını kabul edip ona göre davranmak. ona göre itina ve imtina etmek, tam tersi tahrik etmemek. mesela kadının kaprisi ve dırdırı da erkek cinsine karşı yapılan psikolojik bir şiddet değil midir? gurur ve haysiyet kırmayı söylemiyorum bile. her iki cins de birbirlerinin marazlarını bilip kabul edip bu bilincin vereceği risk alma ve bile bile lades parantezinde olan durumları her zaman göz önünde bulundurup buna göre daha incelikli, temkinli ve olgun davranış göstermelidir. böylece bu marazlar derinde durur ve ortaya çıkmaz. mesela aldatmanın a sının aklında olmadığı bir adama uzun bir zaman şüpheli gözler ve sözlerle yaklaşırsanız o adam sizi aldatacaktır. hatta bazı erkeklerde bunu yine öyle haksız yere bir kere bile ima etmeniz bile yeterli olacaktır. ayrıca zaten güvensizlik güvensizlik doğurur. aldatmanın çokça sebebi var.


    dırdır deyince rahmetli dedem , rahmetli anneannemin doktora seviyesindeki dırdırlarına karşı belli bir süre geçince en sonunda sesini bir kere yükseltirdi ve anneannem haddini bilip susar ve hemen bir okul öncesi eğitim seviyesine düşerdi dırdırda. anneannem nerede susacağını bilmeseydi, susmasaydı ellli yıl evli kalamazlardı. tır şoförü dedem ise ne çocuklarına ve ne eşine bir fiske vurmamış.
    avcı toplayıcı çağlarda avı erkek yapardı. sanırım biraz şiddete eğilimi olması pek tuhaf değil. yani bu onun doğasında var. içerde bir yerlerde duruyor. kiminde çok içerde kiminde az içerde. önemli olan bunu ortaya çıkaracak hareketlerden kaçınmak . ha bir de erkekler çocukluğunda babadan şiddet görüyor. yüzdelersek bu oran yüksek çıkar bundan eminim,

    radikallere saygılarımla (!)

    K.Çağlar Aksu

  • Remedios Varo / 20 YY / İspanya /Sürrealist Kadın Ressam. / Salvador Dali’ nin çağdaşı.

    Remedios Varo

    Bence Dali’ ye nal toplatır. Müthiş bir alegori ve imge ustası. Web sitemde ona özel bir köşe yapacağım. ablaya aşık oldum. Filmini çekseler 500 sefer izlerim. , Amedeo Modigliani, goya, van gogh , picassso, frida, gogen falan bunlar filme alınmıştı. bu ressam çoğundan iyi. paylaştığım ise en sıradan tuvali. Fırçasının kendi kültürünü yaratmış bir ressam. Fırçasıyla dünya dışı bir kültür oluşturmuş resmen. her tuvalinde. Bu kültürün adı tamı tamına : Büyülü Gerçekçilik. İlk önce garipsiyorsun hemen sonra tuvaldeki her şey normal gelmeye başlıyor. benimsiyorsun. içeri giriyorsun. ya da girmek istiyorsun çünkü o kadar müthiş bir idealist gizemcilik var ki merak uyandırıyor. girip bakmak istiyorsun . ordasın. içine çekiyor. halbuki çok acayip ve us dışı, hatta itici , agresif, ürkünç, hiç de sempatik ve iç açıcı olmayan, karanlık, kasvetli, antipatik, gerçek ötesi dünyalar ve boyutlar. sihir bu işte.

    Eserlerindeki marjinal dokular, desenler, detaylar, yaratıcı imgeler, sıradışı evrenler. dahice. ve tonların birbirine inanılmaz yakınlığı. Nasıl bir palet bu?? bu denli düşük kontraslarda bunu başarmak! Halenuya ! ışıksız evrenlerde bu denli büyüleyici etki yaratmak. Her rengi ışık gibi kullanmak. manyak mısın abla??? tuşe yani dokunuş ve fırça darbesi yoğunluğu, işçilik, tuvali bütünsel kullanma, incelik, detay ve yaratıcılık, derinlik , Dali’ den daha iyi. çok daha iyi. o dönemler kadın olduğu için Dali’nin gölgesinde kalmış. Tabi yine de tarihe geçen en büyük ressamlardan biri. bir deha ve fakat dünyada hep aynı ressamlar ön planda. bu ressam , o ön planlarda olanlardan daha iyi bir ressam. ya da en az onlar kadar iyi.

    gotik ya da barok etkilerin dışında kalarak bu denli özgün bir yer altı kurmak müthiş. Kendinden önceki akımsal kanonların tamamen dışında bi abla. Tuvaldeki devrimcilerden biri . hiçbir şeye benzemiyor. hiçbir esinlenme yok..ve hala bunu koruyor. inanılmaz….. İnsanı çeken bir ürkütücülük bu……. muazzam……bu abla , Frida’ yı da cebinden çıkarır. Google’da aratın diğer tuvalleri var hepsi .

    Âşıklar (Diğer Âşıklar), 1963
    Madonna’nın Bedtime Story klibinde Varo’nun Âşıklar resminden esinlendiği sahne.
    Boyun Eğmeyen Bitki, 1961
    Çağrı, 1961
    Diriliş Natürmortu, 1963
    Güneş Müziği, 1955
    Kış Alegorisi, 1948
    Kozmik Enerji, 1963
    Takım Elbiseli Aylak, 1955
    Taklit, 1960
    Uykusuzluk Hastalığı, 1947
    Vejeteryan Vampirler, 1962
    Veda, 1958
    Açlık (La Faim), 1938

  • #Antiküresel Hareket


    Dünyadaki nüfusun %3’ünün serveti,  geri kalan tüm dünyanın servetinden daha büyük.
    Uyan….  Daha dün Davos’ ta ilan edildi.


    Bu sistem değişmezse tamamen köle olacaksın. Nihayet Neoliberal Neoküresel Kartel Kapitalizmin çöktüğünü kabul ettiler. Insanlara hiçbir şey veremedik dediler.  Samimiyetlerine inanmıyorum . Sistem çökmüşken ve yeni bir sistem kurulacakken herkesin uyanması lazım. 
    Bütün dünyanın.  Ultra Mega zenginlerin servetleri ve şirket sermayelerinin artık bir sınırı olmalı. Yeni çağın üretim araçları, 2.dünya savaşı sonunda olduğu gibi, yine belli kartellerde olmamalı.  800 milyar dolarlık kişisel servet mi olur ya da 25 trilyon dolarlık şirket mi olur?  #BlackRock…. #Vanguard ….. devleşme bile değil bu; Tanrılaşma.

    Bütün dünyayı üç beş -Tanrı Şirketin- insafına mı bırakacağız kendimizi? Dünyanın en büyük sorunu bu. Yıllardır burada, sosyal medyalarda yazıyorum konuşuyorum paylaşıyorum. 2008 krizinde serbest girişim, adil rekabet ve bağımsız piyasaya dayalı olan ve çöken o salt kapitalizmden sonra, dünyaya kartelci bir zihniyet geldi. Başka bir kapitalizm geldi. Artık ona vahşi bile demek azdı. Soyut yatırımlar ve finans ekonomisi dünyayı mahvetti.  Altın emisyonu karşılığı paradan artık tamamen itibari paraya geçildi. Merkez bankaları patır patır para bastı. Piyasalar reel konumlarını kaybedip balonlaşmaya başladı.  sonra patır patır patlamaya başladılar ve dünya resesyona girdi. 

    Sınırsız küresel üretim sınırsız küresel lüks tüketim. sınırsız sermaye arttırımları. Sınırsız devleşme. Sonunda üretim tüketimi karşılayamadı.  Dünyanın tepesinde asla doymak bilmeyen Tanrısal zenginler var. Bütün dünya olarak onları doyurmaya çalışıyoruz. Ne yapsak yaranamıyoruz, yetemiyoruz. 2008 yılından sonra da Kapitalizm, devci kartelci kapitalizme yani Neo kapitalizme geçtikten sonra sistem tamamen çökmeye başladı.  Dünyada çok fazla, mantıksız derecede fazla Zengin odaklar oluştu.  Kartelleşme ise sadece en üst sınıfta kalmadı bütün sınıflardaki piyasalara yayıldı.  Dünyadaki gelir dağılımı uzun zamandır altüst olmuş durumda.  Gelir adaletsizliği, enflasyon, barınma sorunu, konut sorunu, şişirilen spekülatif borsalar, hukuksuzluk.

    Benim kendimce yıllardır savunduğum şey yani buna engel olacak şey ise, lüks tüketimin ve üretimin sınırlandırılması, özel mülkiyetin sınırlandırılmasıdır. tamamen kaldırılması değil tabii.  Adam Smith in üzerinden 200 yıl geçti neredeyse. Öyle artık bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler devri çoktan sona erdi, kapandı bitti o sistem çöktü. Artık biraz da az yapmaları, biraz da az geçmeleri gerekiyor. Gelişmiş devletler dahil bütün devletler, üç beş tane Tanrı Şirket’in ve dev bankanın kölesi oldu. Dünyada bütün devletlerin 2025 yılı toplam GSMH’sı toplam 150 trilyon dolar civarında. Toplam borç yükleri ise 350 trilyon dolara yaklaşıyor. Bütün insanlar borçlu ve yeni doğanlar ise borçlu doğuyor. Fren gerekiyor bir şekilde artık.

    .  Dünyada bütün para, güç, üretim ve sermaye belli odaklarda belli şirketlerde, bankalarda toplanmış durumda.  Düdüğü her zaman parayı veren çalar.  Bütün dünya halkları bu en tepedeki çok dev şirketlere bütün sarı öküzlerini teslim etmek üzere. Dünya Bir dönüm noktasında.

    K.Çağlar Aksu

  • Yeni soğuk savaş başladı. Para nasılsa, dünya da öyledir. 10 yıl önceki tezimdi. kendi sitemde duruyor. küresel bir soğuk savaş yani dünya savaşına döner mi o kadar müneccim değilim ama küresel ticaret sebebiyle artık abd bile çin’e bağımlı. bütün ülkeler birbirine bağımlı. mevcut finansal kapital sistem çöktüğü için daha doğrusu neo liberal kapitalizm de çöktüğü için yeni bir küresel paylaşıma gidiliyor. bu paylaşım 1.ve2. dünya savaşındaki gibi sımsıcak olur mu bilmem. ha bana sorarsan öyle olmaz. vekalet savaşları ve bölgesel el koymalar olur. süper güçler birbirine rest çeker blof yapar. ayn 1991 e kadarkiı sscb ve abd dönemi soğuk savaş gibi. buna ehven-i şer denir. sımsıcak savaştan iyidir. üretim araçları yöntemleri bile değişiyor. eski sistemlerin hepsi çöküyor. yapay zeka , otomasyon , siber devrim, digitalizm, vs… paranın şekli bile değişiyor. lafın tamamı aptala anlatılır. velhasıl dünya yeni bir devire yeni bir çağa giriyor.

    Tarihi bir dönemeç bu. 1.Tarım Devrimi – 2.Sanayi Devrimi ve 3-Digital Devrim. Sanayi devrimi iki adet dünya savaşı doğurmuştu. Digital devrim ise neler doğurur göreceğiz. az çok kestirebiliyorum sonra yazarım. hatta bazı şeyler yazdım yazıyorum. ama şu bir gerçek ki 80 yıldır dünyada bir dünya savaşı olmadı. ve bu hiçbir ama hiçbir şeye benzemez. o iki dünya savaşı arasunda bile sadece 20 yıl falan vardı. 80 yıldır dünya savaşı olmamıştı. bu azımsanacak bir başarı değildi. dediğim gibi bir dünya savaşı hele ki şu teknolojilerle ve nükleer kapasitlerle bir dünya savaşı feci olur ve hiçbir şeye benzemez. 1. ya 2. gibi olmaz. 80 yıllık bu savaşsız dönem, serbest ticaret , finansın, paranın, malların ve kaynakların bi şekilde dolaşımı sayesinde olmuştu. ama kapitalizm nihayetinde bir monopol oyununa ve kartelleşme dönemine evrildi. Sistem 80 yıl sonra tıkandı. sistem kendini yenilerken yeni pazarlar oluşturmazsa yeni bir dünya savaşına uyanırız. çünkü o zaman yeni paylaşım olamaz ve bu yeni soğuk savaş yani bir dünya savaşına evrilir. dünyaya yeni bir enerji ,maden , ham madde ve pazar arzı lazım. yoksa yandı gülüm keten helva. var olan enerji arzı , finans arzı, para arzı artık dümyaya yetmiyor. küresel ekonomiye yeni pazarlar lazım. bugün abd de bir pazar , çin de bir pazar. dünyada pazar haline gelmeyen ülke kalmadı. ideolojik bahanelerle üretime katılmayıp yatmak yok artık.

    nüfus 9 milyara yaklaşıyor. petrol demek sadece enerji değil. petrolden günlük hayatta ve sanayi de kullandığımız yüzlerce ürün üretiliyor. dünyanın başındaki süper güçler yeniden acıktı. onlara mama lazım. çin’e tayvan ve başkaları. abd ye venezüella ve başkaları. acı ama gerçek bu. yoksa nane. dünyada küresel ekonomik sisteme , pazara, üretime katılmayıp : yemem de yedirmem de, diyen ülke kalmayacak.. taviz vermeyen ülke kalmayacak. yatmak yok artık yani bütün dünya halkları harıl harıl çalışırken. aklını kullan pazara entegre ol ve güney kore, vietnam, şili, japonya ve almanya gibi bile zenginleşebilirsin. dünyaya bir hayrın olsun yani. yapacak bir şey yok anlattım. dünyada ideolojiler çağı sona erdi. kapitalizm bile çöktü. yeni bir sistem geliyor. ya da dünya savaşı. kapitalizm 80 yıldır 200 yıldır en azından her şeye rağmen bir orta sınıf yaratmayı başarmıştı dünyada. Ama komünizm bunu yapamadı. Fakirlik, oligarşi ve diktatör üretti. Nitelikli Orta Sınıf yarattı diye Normal Kapitalizmden bahsediyorum. Yoksa 2008 den beri şu son 18 yıldır serbest piyasa, fırsat ve rekabet eşitliği, kaynak paylaşımı diye bir şey yok. zaten küresel sistem bu yüzden tıkandı. bi taraf radikal islam kafası. daha doğrusu radikal din kafası. öyle bir din varsa tabi. afganistan, iran, s.Arabistan, ortadoğu. yazık o ülkelerdeki insanlara. başlarındakiler, milleti o miadı dolmuş ideolojilerle uyutup hamasetle kandırıp ilgili parsayı toplayıp durdular yıllarca. Falan filan yerlerden altınları, gizli hesaplarda yüklü akıl almaz yekünlerde paraları çıktı hep sonradan. halkları ise rezil oldu. entegre olamadı. gelişemedi. bi taraf da radikal marksist bağnaz kafası. venezüela, kolombiya, k.kore, vs. hiçbir gelişimi kabul etmiyorlar. bu dünya sizi daha ne kadar taşıyacak.

    yıl olmuş 2026. aklını kullan ambargo yeme kardeşim. aklın beynin yok mu? İçerdeki halkını katma değerli üretime, belli bir refaha, demokrasiye, işleyen gerçek hukuk ve adalete ve sosyolojik, kültürel, teknolojik gelişmişliğe ve milli bir beraberlik ve bütünlüğe ulaştır. senin ülkene kim müdahale edebilir? bu o kadar zor değil. bunu başarmış ülkeler uzaylılar tarafından mı yönetildi? o milletler uzaylı mı ? insan evladı değil mi onlar çabalamadı mı, arı gibi çalışmadılar mı kafa patlatmadılar mı? serbest düşünceye, bilime , sanata , eğitime, hukuka, akla ve felsefeye önem vermeden mi yaptılar başardılar?

    onlar o başaran ülkeler ve milletler, sömürgecilik sayesinde çok gelişti diye o saçma masalı ve o ucuz klişeyi, o tembellik bahanesini kabul etmiyorum ben çok uzun zamandır. Japonya mesela kendi tarihinde gerçek bir sömürgecilik yaptı mı? g.kore? Çin? yaptılar mı sömürgecilik? japonya mesela niye ambargolar yemedi? Nasıl dünya devi oldu? tepesine iki atom bombası yedi dümdüz olmuştu. Niye onun başkanı hiç esir alınmadı? o ülkede niye darbeler olmadı? sefalet, rezillik. İnsan hayatının ucuzluğu. iç savaş? diktatör? bugün güney kore’ye bak bir de komşusu kuzey koreye bak.

    elimizdeki mal bu. -insan- ve onun kurduğu kötünün içindeki en iyi sistem. kötülerin en iyisi. demokrasi. ve modern hukuk, bilim, üretim ve serbest ticaret. Neoliberal kapitalizmden kartelcilikten bahsetmiyorum. 2008 de çöken eski nominal kapitalizmden bahsediyorum. yani orada akan bir nehir var iyi kötü. sen diyorsun ki ben ona katılmayacağım. kendi cılız suyumda akacağım. ve kuruyacağım. yeter yani….

    Bir zenginliğin, petrolün, madenin falan varsa bunu dünya ile paylaşacaksın. üstünde oturup yatmayacaksın artık. üreteceksin. bilmiyorsan öğreneceksin. dünya ile paylaşmaktan kastım tabi burada sömürülmek değil. güçlü olacaksın. çalışacaksın sen de kendin üretip satıp paylaşacaksın. kendin bilmiyorsan zamanla o teknolojiyi ve o ilimi bilimi transfer edeceksin. Böylece bütün dünyadaki türlü zenginlikler pazara ve dolaşıma girip daha da bollaşıp daha ucuzlayacak. Üretmeyeyim her şey önüme hazır gelsin işte onlar üretiyorlar zaten dersen bir gün mutlaka batarsın ve gerçek bir sömürge olursun. tabi bu noktada üretilen zenginliklerin pazara sunulması dünyaya sunulması derken serbest bir pazardan bahsediyorum. tekelci olmayan bir pazardan. yoksa o serbest pazar dünyada 2008 den itibaren yok oldu. yerine küresel kartel çok uluslu dev şirket birliktelikleri geldi. Velhasıl-ı kelam; sen de bir şekilde öğrenip bir şekilde sen de onu üretmezsen, sen de o işi başarmazsan, işte o öğrenmiş ve başarmış ülkeler o alanlarda tek olarak kalır ve de facto olarak kartelleşirler. ve üretemeyenler sömürge olarak kalır. en fazla, az gelişmiş 3. dünya ülkesi olarak kalır. en fazlası bile o kadar yani. öğreneceksin , üreteceksin , bir şeyler yapmak zorundasın. hammadde değil ama. dünyaya sen de bir şeyler katacaksın. katma değerli ya da sömürülmene engel olacak alanlarda. dünyadaki devletlerin ekserisi üretimde ve katma değerde eşitliğe yakın bir noktaya gelirse işte o zaman dünyada de facto olarak savaş çıkması ve kan dökülmesi zorlaşır. her ülke kendine göre belli ve farklı alanlarda (stratejik olmalı) üretip güçlenirse ya da benzer alanlarda da olabilir; işte o zaman güçler eşit ve eşite yakın olur. büyük balıklar küçük balıkları yiyorsa, balıkların genel ekserisi büyük olursa kimse birbirini yiyemez azizim. yani bir yerde bir savaş çıksa bile bu azami ölçüde zorlaşacaktır. çünkü o zaman her ülkenin her ülkeye önemli stratejik alanlarda ihtiyacı olacaktır. savunma sanayi teknolojileri de buna dahil. üçüncü dünya ülkeleri ya da gelişmekte olan ülkeler; ben 45 yaşındayım hala gelişemedi bunlar. tuhaf değil mi? Meksika, Arjantin, Brezilya, Romanya, Şili, Mısır, Azerbaycan, Türkiye, Gürcistan, Ukrayna, vs… işte şimdiye kadar bu sınıflardaki bütün o onlarca ülke de gelişmiş ülkeler seviyesinde olsaydı, dünyada kabadayı ülke ya da ben büyük balık olacağım ben büyük balığım diyebilecek ülke ya da ülkeler pek var olamazdı diye düşünmüşümdür her zaman.

    sonuca bakılır her şeyde. hatice’ye değil neticeye bakılır. yenilmişsin işte olmamış. demek ki olamayacak bir şeymiş. bu dünyada çok güçlü krallıklar bile devrildi ya. demokrasi diye bir şey geldi. nasıl oldu? demek ki o şey olabilecek bir şeymiş ve olmuş. tutmuş yani. tabi bizim kelime anlamıyla bildiğimiz o demokrasi uygulaması ve ideali günümüzde yeryüzünden silinmeye başladı. ekonomik sistem çöktüğü için demokrasi de çöküyor dünyada. dedim ya; para nasılsa dünya da öyledir. bugün avrupa’da mesela ingiltere’de bile lgbt hakkında ya da göçmenler hakkında muhalif bir şey yaz çiz söyle ya da bir eylemde bulun, içerdesin. Yani mesela. ya da bir öğretim görevlisi ya da üst düzey bürokrat olarak israil’e karşı eylem yap.

    3 tane ülke kalmışsın sadece. o da sefalet içinde. çin bile bıraktı entegre oldu ve böylece süper güç oldu yoksa hala sürünüyordu. Mao döneminde en az 30 milyon insan birbirini doğradı. açlık sefalet. adam komşusunu kazanda kaynatıp yedi. SSCB ye girmioyorum gerek yok. komünizmden elbette alınacak fiklirler var. emeği korumak, gelir adaletsizliğini önlemek ve karetelleşmeyi önlemek için. en az eşitsizliği sağlamak. şirketlerin devleşip devletleri yönetmesini , dünyayı yönetmesini ve kartel olmasını engellemek. sınırsız mal edinmeyi engellemek. yani oradan alınacak şeyler var. ama tamamen tümel olarak komünizm tabiatın ve insan doğasına uymadı. o yüzden de tutmadı. ortada -insan- diye bir şey var. realite var. reel politik var. yani acı olsa da gerçekler var. idealizm, romantizm çağı çoktan sonra erdi. evet bunu romantik ve idealist şair olarak ben söylüyorum bunu. artık realizm dönemi başladı. idealizm ve romantizm denen şeyler; iyi niyetli bir insan evladının herkesi ve dünya gerçeklerini de kendisi gibi sanmasından kaynaklanan illüzyonlardır. maalesef. insan işte…sadece insan… matrixteki ajan smith’in o sahnede dediği gibi. ütopyalar ütopyadır. iyi niyettir. hepsi bu. gücü eline alan kimse bu kez de güçlü bir dansöze döndü baboli; bu dünyada bu güneşin altından kim gellip geçtiyse. ve zaten beş parmağın beşi bir değil. birileri her zaman daha zekidir. birileri her zaman daha eşittir. acı ama bu böyle dostum.

    Marks’ın Hegel diyalektğii ile kesin bilgiye ulaşılamaz. Analitik değildir. Platona dayanır. Kendi içinde bazı idealar üretir. Marksizm, bu yüzden marjinal yani abuk bir idealizime kayar. realizmden çıkar. Gerçekçi değildir. Naturalist değildir. Doğallıkçı olamaz. İnsam faktörünün dışına çıkmıştır. İnsan denen canlının huyunu suyunu es geçmiştir . Çünkü fazla idealizedir. Metafiziktir. Soyuttur mistiktir. Çok fazla iyimserdir . Realitede ve praksiste karşılığı yoktur. Insan doğasında karşılığı yoktur . Gücü eşit olarak asla paylaştıramazsın ancak insanı robotlaştırırsan bu mümkün olabilir hani çiple falan . Sadece en az eşitsizlik ve adil gelir dağılımı sağlayabilirsin . Herkesin bu dünyaya ve insanlığa kattığı şeye göre . Ve ayrıca insan gelmiş Şu Dünyaya 3 günlük dünya bir tane hayatı var bazı şeylere de sahip olsun yani bu benim falan desin yani o kadar çalışıyor eşek gibi ter döküyor insanlar . Yani marksizm Pratiğe dökülemez . Ideal sonuç asla alınamaz. kendi içinde rasyonel olabilir ama bu yüzden işlevsizdir. Insan tarihin öznesidir, değişir değiştirir , der herakleitos. dogmalardan kurtulmalıyız. Insan değişir Çağ değişir Her şey değişir Hatta ahlak bile değişir zamanla. Bir şeytan yaratıp mağdur rolüne bürünüp oturursun ve seni sömürüp durur başında sana kurtarıcı olup geçip duranlar. Ve her şeyin ölçüsü insandır demiş Protagoras . Harika söylemiş.

    Ve son olarak şunu da ekleyeyim insanoğlu hala kesin bilgiye ulaşamadı. Bu sancı daha uzun süre devam edecek. Insanoğlu bu 5 milyar yıllık gezegende 15 milyar yıllık evrende daha dünkü bok çünkü. İnsanoğlu daha serbestçe düşünmeye bile başlayalı 200 yıl oldu. Hadi 300 olsun tribünleri kızdırmayalım. Ekonomi politik diye bir şey var. Reel politik diye bir şey var. Gerçekler var. İnsan diye bir yaratık var. Ama tabii bırakın yapsınlar bırakın geçsinler döneminden sonra her şeye rağmen içinde bir masumiyet taşıyan kapitalizm ; bugün geldiğimiz noktada işte zaten İnsan denen yaratığın hiçbir sistem tanımadığını gösteriyor. kartelleşme ve gelir dağılımındaki adaletsizlik. Vurgunculuk siyasi iltimaslar. Dünyadaki gelirin büyük şirketlerde toplanması. Borçlandırma ve köleleştirmeye dönüştü kapitalizm. Çünkü insan Azizim insan. Sen en mükemmel sistemi koy ne olacak ki? Doğa, insan ve her şey bir materyale bir hammaddeye bir üretim tüketim aracına bir kar kalemine dönüştü. Bilim ve sanat da buna dahil. Ve şimdiye kadar Marksist dogmadan sıyrılıp revizyon yapan eski komünist ülkelerin hepsi paçayı bir şekilde sıyırdı, bunu yapmayanların hali ortada zaten. Bir şey daha ekleyeyim bak insanın ne mal olduğunu söyleyeceğim tekrar. Kapitalizm diye, artı değerim çok diye, sermayem çok birikti diye, sınırsızca tüketme hakkına da sahip oldu insan bunu kendine hak bildi. 300 tane daire Aldı. 500 tane saat aldı. mesela hani değil mi? öbür emekçi de bir evi almadan öldü. Bu örneği çoğalt en küçük zenginden en büyük zengine kadar. Öbürü de o kadar büyüdü ki kalktı bir devlete el koydu. Hatta bir araya gelip dünyaya el koydular dev şirketler. Bankalarla birlikte herkesi borçlandırarak. Insanlar yapıyor sistemin günahı değil yani. Ha şu da var ben kimseyi savunmuyorum ama Amerika emperyalizm yaptıysa, Sovyetler de emperyalizmin alasını yapmıştı . Yaşım yetiyor biliyorum . adı komünizm sosyalizm diye kimse bir şey diyemedi öyle mi Bu mu yani? 😅🤗 O da sömürünün adaletsizliğin emperyalizmin başka bir türeviydi. O ülke buraya girmiş şu ülke şuraya girmiş, şuraya şöyle müdahale olmuş, buraya böyle müdahale olmuş. Yahu ilk defa mı oluyor böyle şeyler ya Hangi ilk defa hangi ilk defa? Dünya niye bu kadar şaşırdı onu anlamıyorum. 🤗😅

    Bu yüzden Azizim sistemler önemlidir fakat insanlar daha önemlidir. İnsan adam olmuyorsa bütün sistemler çöptür.

    K. Çağlar Aksu

  • j- Tanrı neden, niçin yaratıyor peki?

    El Cevap: Yaratmak için yaratıyor. Yaratabildiği için. Zaten şeyleri yokluktan yaratan güce Tanrı denir. Vacib-ül Vücud. Zorunlu varlık. Olması gereken güç. Varlığı zorunlu olan. Nedensiz neden. İlk neden. Bütün nedenlerin nedeni. Tanrı. Onun bu zorunlu varlığı zorunlu yaratma eylemini de de facto olarak sunar. Zorunlu bir sonuçtur. Yani gerçekte olan şeydir. Özde olan. Çünkü zaten yokluktan yaratma eylemini yapamayan, hatta iradeli olarak bile bunu yapmayan güce Tanrı denmez. Bir Tanrı varsa o halde yaratış da zorunlu olmalıdır.

    Tanrı hiçbir zaman hiçbir şey yaratmasaydı , bu durumun bir yokluk ya da bir hiçlikten bir farkı olur muydu? yine hiçbir şey olmazdı. Yani bir Tanrı yokmuş gibi olurdu. hiçbir şey yaratılmasaydı yine hiçbir şey olmazdı. Bizim olmadığımız bir boyut ya da kavram: bir yokluktur. Biz yoksak zaten hiç bir şey yoktur. Biz bir gün tamamen yok olursak ve ardımızda içinde bizim yer almadığımız bir evren kalmış olursa; evren de artık yoktur. Yani biz yok olduğumuzda aslında evren de yok olmuştur. yoktadır. çünkü onu tanıyıp, bilip, ona anlam verecek bir şey kalmamıştır. Ama geride kalan bu küme yani evren, bir yokta kalmış olur ama bir hiçlik değildir bu. Buna bir hiçlik de diyemeyiz. Bu geride kalan devasa şey. Yani içinde bizim olmadığımız şey bizim ardımızda kalan bu inanılmaz şey ne kadar absürd ve ürkütücü olurdu. şunu da ekleyeyim: biz derken sadece biz değil onu görüp yorumlayan ve ona anlam veren hiçbir ama hiçbir şeyin olmadığı bir evrenden bahsediyorum. Şu anda bizim bilmediğimiz başka bir akıllı yaratık daha var mı bilmiyoruz çünkü.

    Bu konuda ikinci bir önerme olarak da şunu sunabilirim: Tanrı yaratmaya muhtaç değildir, yaratmaya zorunlu değildir diyeceksek, yaratma konusunda iradesi vardır diyeceksek: Tanrı yaratmayı istemedi. Yaratmayı diledi. İstemek eylemi ihtiyaçtan hasıl olur. İhtiyaçlarımızı isteriz. Dilemek ise keyfe keder bir eylemedir. Bir arkadaşla buluşmayı , görüşmeyi dileriz. Birine yardım etmeyi dileriz. yolda yürürken deniz kenarındaki bir bankta oturmayı dileriz. Bunların hiçbirini yapmasak bize hiçbir şey olmaz. Bizden hiçbir şey eksilmez. Yani bu eylemlerin hiçbirini yapmaya muhtaç değiliz. yani bunlar ihtiyaç değil, seçenektir. İstemek eylemi ise ihtiyaç yönündeki eylemdir. onu istemekten başka seçeneğimiz yoktur. o şeyi istemeye mecburuzdur. yemek isteriz, su isteriz, para isteriz.

    Bir ressam resim yapmasa da yaşayabilir. bir marangoz masa üretmese de yaşayabilir. bir heykeltıraş heykel yapmadan da peki ala hayatını devam ettirebilir. Tanrı da işte bu noktada hiçbir şey yaratmadan da peki ala varlığını aynı şekilde sürdürür. Tanrı için de yaratmak, bir ihtiyaç ya da istek değildir. Tanrı yaratmayı dilemiş ve yaratmıştır. bu bir lütuf, imkan ve seçenektir. Tanrı , yaratabildiği için yaratmıştır. Yaratmaya ihtiyacı olduğu için değil. Bu bir ikram ve rahmettir. O halde bu ikinci önermeye göre Tanrı bir sanatçı gibi, içindeki potansiyeli ortaya çıkarmıştır. Tanrının içi dışı olur mu? zihnindeki diyelim o halde. Yani harika bir masayı üreten yapan bir insanın içinde masa mı vardı? Bir yerde vardı işte. Hermesçi görüşlerde tanrıya, Büyük Zihin Denir mesela. Antik Yunan’da ise Logos denir. Akıl. Tanrı belki de sonsuz bir potansiyeldir. İlk önerme ile, yani yaratması zorunlu olan varlık önermesi ile bu ikinci önermeyi birleştirirsek: O halde Tanrı, sonsuz potansiyelindeki bazı şeylerin husule gelmesini, meydana çıkmasını diliyor, bazılarının da ortaya çıkmasını dilemiyor. Yani bir tanrı var ise bir şeyler yaratmak zorunda. ama dilediği şeyleri. yani bir şeyler ortaya çıkmak zorunda ama rastgele değil. Çünkü O sonsuz yaratma potansiyeline sahip.

    yokluk bir anlamda aslında hiçbir şeylik , hiçlik, hiç olmazlık, olmamışlık, sıfır olmak demek değildir. Hiçbir şey yaratmamış ve tek duran, hiçbir şey yapmayan, aşkın ve akıl almaz bir güç. Tanrı. hepsi bu. Başka hiçbir şey yok. Absürtizm budur! ne olurdu peki? ya da ne olmazdı? Tanrı ontolojik, somut ve pratik anlamda olsa bile; tanrı işlevsel, kavramsal, rasyonel olarak var olmuş olur muydu? Kendi zatı dışında bir varlık durumunda olabilir miydi? olurdu. Kendine var olurdu. Kendiyle var olurdu. Tabi ki o zaman da enine boyuna yine var olurdu. Tanrı tabi ki varlıktır; yani varın varıdır. diğer türlü Tanrı, yokun yoku olmuş olacaktı. Bir Tanrı nasıl var olur, nasıl vardır?

    Tanrı evet hem vardadır hem yoktadır. isterse yokta da kalır. Kalırsa onun Tanrı olduğu bilinir olamaz. Bunu sadece kendi bilir. Sonsuza kadar ve sadece kendi külli kendiliğinde kalır. Yukarda anlattığım insansız evren gibi. Ürkütücü ve saçma sapan. Absürd.

    belki de hiçbir şey yaratmadan önce belki orda kalmıştır. tanrı bir yerde kalmaz. tanrının bir yeri yoktur ama yokluk bir yer ya da bir mekan değildir. Yokluk , Tanrı’nın yaratmazlığıdır. Tanrı bir konumsallık bile değildir belki de. Aşkın bir kendiliktir. İdrak edilemeyen. Anlatılamayan. Tanımlanamayan. Tanrı kavramı tam olarak açıklanabilip tanımlanabilseydi zaten o da bir nesne haline gelirdi . O şey zaten bir Tanrı değildir yani zaten. beş duyunla algılayıp bildiğin gördüğün ya da duyduğun şey. Aksi takdirde tutup Tanrı denen şeyi fizikalist bir boyuta yani bizim boyuta taşırsın ve artık o metafizik değil; fiziksel ve sonlu bir şey haline gelir. Entropiye dahil olmuş olur Tanrı’da. Böylece mantığın dışına çıkmış oluruz.

    Yokluk, Tanrı’ nın yaratmazlık durumudur. Yokluk budur. bunlar aşkın ve metafizik kavramlardır. Ama mevzubahisin başında bu -j-maddesinin başında ileri sürdüğüm gibi; Tanrı yaratmasaydı yokun yokunda ve hiçin hiçinde olacaktı. o kavramda varlığını sürdürecekti. varlıkta onun yoklukta. varlık da O, yokluk da O. isterse sonsuzluktan sonsuzluğa hiçbir şey yaratmadan da kendi varlığını peki ala sürdürürdü. Ama bu mantıklı mı? Belki de bizden önce bunu sonsuzda (ezelde ve ebedde) yani zamansızlıkta, belki de sürdürdü. Bizim ve evrenin sonsuzdan beri var olageldiği gibi bir şey yok çünkü. Demek ki bizler sonradan var olduk. Tanrı ise sonsuzda hep vardı. sonsuzdan geliyor. Heptir o. Hep olandır. Hiç de onda, hep de onda. Yokluk ise Tanrının yaratmazlık halidir.

    Tanrının öncesi ve sonrası yoktur. Bizim zaman algımızın tamamen dışındadır. Tanrı için önce ve sonra gibi zaman durumları olmaz. Tanrının yaratan(varlık) ve yaratmayan(yokluk) olmak üzere iki eylemsel durumu vardır. Tanrı için bir zaman durumu yoktur. Varlık ve Yokluk olmak üzere iki eylemsel durumu vardır. Yarattığı-yaratmakta olduğu ve hiç yaratmadığı olmak üzere. Yani Tanrının zamansal bir düzlemi yoktur. Eylemsel düzlemi vardır. Tanrının her an eyleme geçip yaratımda bulunacağı, müdahale edeceği ya da etmeyeceği; yani müdahale iradesinin olduğu, yaratma iradesinin olduğu ya da yaratmama iradesinin olduğu, bütün sonsuz alanların hepsi ise Tanrısal Ortamdır. Yani Tanrının gücü ve iradesi aslında her an her yerde hazırdır. Bütün sonsuzluğu kuşatmıştır. Tanrı bu sonsuz alanda ya da alanlarda yaratma eylemini gerçekleştirdiğinde bu Tanrısal Ortamlar, Varlık hükmünü kazanır. Yaratmadığı durumlarda ise Yokluk hükmünü kazanır.. İki durumda da bu sonsuz alanlar, Tanrısal Ortam’dır.

    Yaratmak bir süreç meydana getirir. Yani bir süreç başlar. Her yaratımda yeni bir zaman yaratmış olur Tanrı. Tanrı, mahlukları , varlıkları yarattıkça zamanı da yaratmış olur. ve oldu. Hiçbir şey yaratmasaydı, zaman da var olamazdı, mekan da. Big Bang olayı ile, bizim bildiğimiz zaman ve mekan başlamış oldu. Zaman, mahluka tabi bir süreçtir. Yaratılmış olanla içkindir. Mekana bağlıdır. Tanrı mekandan münezzeh ise, zamandan da münezzehtir. Bizler kendi mekanımızda, kendi boyutumuzda, zamanın içinde yaşıyoruz. Oysa Tanrının mahiyetinde ve bütünlüğünde her şey yaşanmış ve bitmiştir.

    Tanrı, sonsuzdan geliyor. çünkü o tek dingin, tek durgun, tek olgun ve devinmeyen, devinmeye ihtiyacı olmayan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, varın ve yokun tek sahibi Allah(cc) ‘tır. Evrenin biz yok olunca yok olması ile; Tanrı’nın biz yok olunca yok olması aynı şey değildir! Evren bir mahluktur, Tanrı ise yaratıcı olan aşkın bir bilinçtir. Tanrı hiçbir şey yaratmasa da, kendi kendini bilir, kendi kendine yeter. Evrenin ise bilinci yoktur ve kendi kendine yetemez. Devinmek için yaratıcıya muhtaçtır. Biz de devinebilmek için evrene muhtacız. evren de Tanrı’ ya muhtaç. yani biz de Tanrı’ ya muhtacız. Tanrı ise devinmez. Tanrı mahlukatı devinmek için yaratmadı. Bizim olmayışımız Tanrı’yı yok kılmaz. Evreni yok kılar, çünkü evren bize sebep yaratıldı. Allah’ın ayetlerini okuyup bilmemiz için. Devinip yaşamamız için, var olabilmemiz için, Samanyolu ‘nun devinebilmesi ve var olabilmesi için, Güneş Sistemi’nin devinebilmesi, Dünyanın, ayın ve Güneşin devinebilmesi ve yine bizim devinip yaşayabilmemiz için, yaratıldı evren. Virgo Galaksi Sistemleri , evren sayesinde deviniyor. Samanyolu Galaksisi, Virgo Galaksi kümelerinin sayesinde deviniyor, Samanyolundaki yüzmilyarlarca yıldız ve gezegen samanyolu sayesinde deviniyor, bizim güneş sistemimiz ve dünya ise, yine samanyolu sayesinde var olabiliyor. Yani evren ve virgo galaksi sistemleri, aynı zamanda dünyamız ve güneş sistemimiz için devinmiş oluyor.

    Biz yoksak, evren boşa çıkar ve anlamsızlaşırdı. fakat bizim olmayışımız Tanrı’yı anlamsızlaştırmaz. çünkü Tanrı bize sebep var olmadı. Ama evren bize sebep var oldu. Önce kim vardı? Bütün rasyonel, irrasyonel, dini, felsefi, retorik, poetik, analitik ve diyalektik , teolojik, düzlemlerde önce olan Tanrı’dır. yani tanrı bize muhtaç olsaydı bizden önce varlıkta olup varolagelmezdi. bizden sonra var olurdu. Tanrı bize sebep var olsaydı, Tanrı olmazdı, çünkü Tanrı zaten sebepsiz olandır.

    Tanrı insanı ve bütün yarattıklarını ihtiyacı olduğu için yaratmadı. Bunu ileri sürenler absürdist yaklaşıyor bu ciddi konuya. Tanrıyla tanışmışlar gibiler. O’nun zati mahiyetini, Gayb’ını, hikmetini, ve sonsuzdan gelip yine sonsuza giden kozmik tarihini bilirler gibi dem vururlar. Soylarının bile iki günlük nefesiyle. iki günlük gördüğüyle. İnsan nisyandadır der Kuran, ne doğru der. şu insan soyu koca evrende hatta sonsuz kozmik tarihte kaç dakka, kaç saniye eder? Gaybı bende görmedim ben de bilmiyorum ama mantıklı olmaya çalışıyorum.

    O, yokun yokunda, kendi sonsuz potansiyelinde, varın varını diledi. İstemedi. diledi. Hem yokta hem vardaydı. Rahmet etti ve varlığı yarattı. Var’ın varını yarattı. Varlık (mahlukat, bütün yaratılanlar) Var’dan var oldu. Var , Tanrıydı. Yok, Tanrıydı. Var’ dan varlık oldu. Var’ın varı. Evren ya da evrenler, mahlukat, alemler hepsi Var’dan var oldu. hem vardan hem yoktan var oldu .

    Bizim yokluğumuz bizim yokluğumuzdur. Tanrı’nın yoku ise Tanrı’nın yokudur. Bizim yokumuz zaten yoktur. O Tanrı’dadır onundur. Bizim yokumuz yoktur ama Tanrının yoku vardır. yok da o , var da o. yokluk da onun , varlık da. o hem varlık(kavramsal olarak) , hem yokluk(kavramsal). biz var olmasaydık o yine vardı. hep vardı. hepten vardı. hepten hiçliğe hep vardı. Bizleri yaratmasaydı sadece -biz- olmazdık. Biz yokta, O’nun yokunda kalmış olurduk. yani sadece onun sonsuz potansiyelinde kalmış olurduk. Yani biz de, bizler de yaratılmadan önce onun yokundaydık. O’nun potansiyelindeydik. yani Hiçte ya da bir hiçlikte değildik. Hiçlik ve Yokluk farklı kavramlardır. Yoktaydık ve sonra var olduk. Husule geldik. Meydana çıktık. Böylece bizim de kendi zamanımız oluştu. Bir zaman içine bir uzay zaman boyutu içine girmiş olduk. Eşyalaştık ve diğer eşyaya tabi olduk çünkü zaman ancak eşya ile daimdir. Zaman eşyanın gölgesidir çünkü.

    Yaratılmış, husule gelmiş, yokluktan varlığa çıkmış, yoktan vara geçmiş her şey zamana dahildir. Her yaratılan şeyde, zaman yeniden var olur.Yaratılan bir şey yoksa zamanda yoktur. Çünkü eğer yaratılmadılarsa onlar Tanrının yokunda yani potansiyelindedir. yokta oldukları için zaman boyutu da oluşmaz. Tanrı bu yüzden zamansızlıktadır çünkü kendisi her hangi bir potansiyelden ya da herhangi bir yokluktan var olmamıştır, yani kendisi yaratılmamıştır. o yüzden onun kendi kendiliğinde bir zaman yoktur.

    Tanrı’nın kendi sonsuz ve kozmik tarihinde yarattığı bütün her şeyin (varlık) haricindeki henüz yaratmamış olduğu her şey, henüz Yok’tadır, yoktur. Yokta yani Tanrı’nın Yokunda olan her şey Tanrı’nın sonsuz potansiyelidir. Tanrısal ortamları ise, yaratılmış ve ortaya çıkmış olan varlık alanları oluşturur. Dolayısıyla Potansiyel sonsuzluğun (Tanrı’nın yoku) dışındaki bütün alanlar ve ortamlar birer varlık alanıdır. Yani yaratılmış, yoktan(potansiyelden) vara geçmiş, Tanrısal Ortam ya da Ortamlar’dır.

    Tanrı’nın kendiliği ise, Tanrı’nın kendi Var’ı ve Yok’unun dışında bir kavramda duran zati halidir. Yani Tanrı hem yarattıklarından hem de yaratmadıklarından bağımsız bir kendiliğe sahip ve devinmeyen, yegane öz bilinç ve öz kaynak zihindir. Onun kendiliği hem kendi potansiyelinden ve hem de bütün Tanrısal Ortamlar’dan ayrıdır. O var ve yokun tek sahibidir. O yegane kendiliktir. Devinmeyen kendiliktir. Külli kendiliktir. İnsanda yer alan tanrısal ortamdaki kendilik ise cüzi kendiliktir. İnsan cuzi kendiliğini kendi bilincinde bulur. bu bilinç alanı ise, yaratılmış olan tanrısal bir ortamdır. İnsan aklı ve bilinci de bir kendiliktir. Bu bizlere bahşedilmiş muazzam bir şeydir. Bizim de bir potansiyelimiz ve yaratma niteliğimiz var. Bizim kendiliğimiz ise devinmeyen değil; ihtiyaçları olan, koşullu ve şartlı bir kendiliktir. Yani devinen bir kendiliktir. insandaki cüzi kendiliğin potansiyeli ve yaratması ise külli kendilikteki gibi sınırsız ve sonsuz değildir. Devinen her şeyin bir sonu vardır. Çünkü insan tanrısal bir ortamdır. Bütün Tanrısal Ortamların hepsi devinim alanlarıdır. Varlık bir devinimdir. Yani Tanrı’nın potansiyelinden çıkıp var olmuş , yani yaratılmıştır. Tanrı’nın kendiliği ve yaratma edimi ise; kayıtsız, şartsız ve sonsuz bir kendiliktir. Tanrı’nın sonsuz potansiyeline, Tanrı’nın yarattığı her şeyi nispet etmeye kalkmamız sanırım yersiz bir düşünce olurdu. İnsanın potansiyeli ise sonsuz değildir.

    K – Tanrı’nın Yok’u onun potansiyelidir.

    Tanrı’nın Var’ı ise onun Yok’unun görünmüş bilinmiş zahir olmuş, nimet olmuş, zuhur etmiş halidir, halleridir. Yani yaratılan her şey Yok’tayken, O yine O’ydu. Var’ı da vardı. Yok’u da. Hepten hepe, hiçten hiçe. Bizleri ve belki başka irade sahibi varlıkları yaratmayı diledi. Tanrı, yaratmak eylemini ihtiyacı olduğu için ya da gerçekten var olmak için yapmaz. Tanrı’da yokluk ve varlık iç içedir zaten. İsterse bize verdiği vaadi yerine getirdikten sonra, yarattığı bütün alemleri, varlıkları her şeyi yeniden toplar ve kendi kavramındaki yokluğa katar. Potansiyeline. Dilerse bir daha hiçbir şey yaratmaz. Belki de bizden sonra bir şey yaratmamıştır. çünkü O, zamanın dışındadır. belki bizi, cennet ve cehennem hayatını, sonsuzluk imgesiyle ifade edilebilecek kadar uzun bir zaman oralarda yaşandıktan sonra bizi tekrar yokluğuna katacak. ya da kattı bile. biz kendi zamanımız içinde bunları lineer olarak sırayla yaşıyoruz. Festivalin nihayetini kimse bilmiyor. sonsuza kadar cennet ya da sonsuza kadar cehennem bana çok tutarlı gelmiyor ve fakat bu böyledir bu kesin böyledir demek de bana biraz cesurca ve cüretkar gelmiştir hep. fakat ülkemizdeki gelenek İslam’ı bunu kesin olarak dile getiriyor. bunlar Gayb bilgisidir bilemeyiz. ben sadece naciz aklımı işletip tahmin ediyorum fakat onlar bu kesin böyledir diyebiliyorlar. Konuya dönersem, belki bizi her şey yaşandıktan sonra yokluğuna katmıştır. geldiğimiz yere. ya da geldiğimiz kavrama. bütün evren ya da evrenler mahluktur. Yaratıcı ile yaratılmış olan ayrıdır. Vahdet-i Vücud anlayışı panteist bir anlayıştır. Kuran’la ve İslam ile çelişir. Her şey tanrıdır, her şey O’dur. O bende , ben de O’ndayım demek şirktir. Tasavvuf malesef bir yozlaşmadır. bir zamanlar ben de severdim o derviş menkıbelerini lakin malesef uyandım evet. Her şey tanrıdır demek; Tanrı evrendir demektir. bu da panteizmdir. O zaman kim OL ! dedi? yaratma eylemini kim yaptı? Kuran’da onlarca ayet boşa çıkar. evren ve bütün varlık her şey, ezelden beri tanrıydı madem o zaman her şey ; evren varlık zaten hepsi ezelden vardır. Her şey Tanrıdır demek kusurlu olanla kusursuz olanı aynı yere koymak demektir. Yaratılmış olanla Yaratıcıyı birlemek demektir. Bütün parçadan önce gelir. Böyle yapmakla parçayı bütünün önüne geçirmiş oluruz. Bütün dediğimiz şey yaratıcıdır. Parça ise yaratılmış olan her şeydir. Bunun adı küfürdür. Panteizmdir. Evet tabi ki ,Mülk onun. Her şey onun. ama her şey O değil. Onun zati sıfatları sadece onda saklıdır. Gaybı sadece onda saklıdır. Kuran’da iki üç sembolist , simgesel ayeti alıp böyle anlamlara yormak, müteşabih ayetleri sınıflarken , işine göre olanı almak, diğerini müteşabih saymamak, tehlikeli bir iş. Külli İrade, Cüz-i İrade. bu ne peki? Her şey Allah ise benim cuz-i iradem ne olacak? suç ne olacak? imtihan ne olacak? suçlular, zalimler ne olacak? cehennem ne olacak? cennet ne olacak? hesap günü , nizam , ahiret ne olacak? günah ne olacak? sevap ne olacak? Sadece O var, ve ondan başka bir şey yok demek de; her şey “O” demektir zaten. Her şey O’dur. Ondan başka bir şey yoktur demek küfürdür. Rabbimizin büyük bir sanat, hikmet ve incelikle yarattığı her şeye ve onun yaratma sıfatına hakarettir. ve en vahimi; onun yaratma sıfatını da ortadan kaldırır. Her şeye kadir olan Yüce Rabbimiz, kendini yarattıklarından ayıramayacak mı? Ayırmadıysa ve her şey hala O ise; her şeyin ama her şeyin içi boşalır. Yukarda saydım. hepsini de sayamadım. sayamam da. Yaratıcının olması gerektiğini ispatlarken ; ortada bir eser varsa bunu var eden bir usta var diyorsunuz. Peki, bir masa imal eden bir usta aynı zamanda masa mıdır? kuyumcu yüzük yapıyor, yüzük kuyumcu mudur? bla bla bla. örnekler sayısız uzar. Evreni yaratan yaratıcı usta ; evren midir? yani Rabbimiz yarattığı şeyden kendini ayıramamış ve ne yarattıysa sürekli onunla bütünleşmiş ve bu böyle devam etmiş. hoppala paşam , malkara keşan. bu tasavvuf konusunu tarihten günümüze enine boyuna daha incelikli bir makalemde ele alacağım. şimdilik bu bahsi burda kesiyorum. Tasavvuf radikal bir romantizm, kökleri Batınilik’te olan sapkın ve uçkun bir anlayıştır. Uçan kaçan belli değildir.

    Big Bang’dan önce Tanrısal ortam vardı. Bu sebeple bir hiçlik ortamından zaten söz edilemez. Evren yaratılmadan önceki ortam Tanrısal ortamdır. Big Bang olayı ise bir dönüşüm olayıdır. Var olan Tanrısal ortamın başka bir Tanrısal ortama dönüşmesidir. Varlığın tümü ise zaten çeşitlenen bir Tanrısal ortamdır. Değişen ve dönüşen Tanrısal ortamlar bütünü. Tanrısal ortamla Tanrı farklı kavramlardır. Tanrı’nın yarattığı bütün sistemler ve varlıklar birer Tanrısal ortamdır.

    Yaratan ve yaratılan, Allah ve kul, Özgür irade ve bedel. Şiddet-uysallık, kötülük-iyilik, zalim ve adil. cehennem-cennet. hepsi çok gerekli ve hepsi yerli yerinde. mesuliyet ve imtihan. suç ve yargı. güzel ahlak ve ödül. gelişim ve tekamül. Şiddet ve kötülük. Hepsi yerli yerinde.

    Kötülük zaten bütün kusurların ve zayıflıkların kaynağıdır. Onu seçmek ya da seçmemek senin elinde. Güçlü olmak iyi olmaktır. Kötü olmak bir tür kısa yoldur. Onu seçmek kolay yolu seçmektir. Zayıfların tercihidir.

    14/Kasım/2022 – K.Çağlar Aksu

  • Buraya ait değiliz.. Avcı toplayıcı kültürde de kalsaydın ya da tarım devriminden devam etmişsin hiç fark etmez. Yani etmeyecekti. Huzur yine her zaman bize uzak olacaktı. Bu gezegen insana uygun bir yer değil. Sapiens için sürgün yeri burası. Biz buraya sürgün edildik ve atıldık. Naturalist gözlerle bakacak olursak; burada böyle bir varlığın husule gelmiş olması şaka gibi bir şey. Kozmik bir şaka olmalı bu. Eşek şakası. Bütün hayvanlar bitkiler bu gezegenle bir şekilde uyum içinde. Yani bizim haricimizdeki bütün canlılar. Hepsi. Uyum sağlayamamış olsalardı zaten şu an bizimle birlikte bu gezegende olamazlardı. Yok olan milyonlarca eski tür gibi onlar da çoktan gitmiş olurlardı.

    Bize gelecek olursak, ne ayaklarımız ne ellerimiz hiçbir halta yaramıyor, alet yapmadan avlanamıyoruz bile. Beslenemiyoruz. Hiçbir şey yapamıyoruz aletsiz. Ayakkabı denen bir şeyi bile ayağımıza giymek zorundayız. Alet olmadan kendimizi bile savunamıyoruz. Alet olmadan doğaya karşı müthiş derecede aciz ve zayıfız. Kendimize barınaklar inşa etmek zorundayız. Yiyecekleri bile ekseri olarak pişirmek zorundayız. Bugün tükettiğimiz arpa, buğday, mısır, patates, pirinç gibi hayati bitkiler dahil bütün meyve ve sebzelerin hiçbiri bizim tabiri caiz ise önümüzde hazır paket değildi. On binlerce yıl içinde insanoğlunun çabaları ile, yenilebilen ve daha verimli hale getirildiler, ıslah edildiler, vs… Ahır hayvanları da hazır paket değildi. İnsanlar yine onbinlerce hatta yüzbinlerce yıl, ona bahşedilen akıl mekanizması ile bütün o hayvanları evcilleştirdi. İnsanoğlu on binlerce yıl çok büyük çetin mücadeleler verdi. Büyük bedeller ödedi.

    Hayvanların ise ek bir şey yapmasına gerek olmadı. Alet üretmesine, bir şeyler inşa etmesine bile gerek yok. Şimdi burada hemen şu soru gelir: “ama bak işte alet üretebiliyorsun, zaten seni hayvandan ayıran ve üstün kılan nitelik o. Üstün ve aşkın bir akla ve bilince sahipsin, bak insanoğlu neler yaptı. Bu gezegenin en güçlüsü oldu. Ve ona hükmediyor.” Evet bu çok sağlam bir argüman gibi görünüyor. Şimdi bunu biraz analiz edelim.

    Bu nasıl evrimse maymunlar, şempanzeler, goriller, primatlar falan kendi evrimsel sürecine adapte olmaya, uyum sağlamaya devam etmiş ama biz ise adaptasyonda geriye doğru gitmişiz. Bir akıl taşımasaydık çoktan seçilime uğrayıp yok olup gitmiştik. Doğaya karşı sadece aklımız var başka hiçbir şeyimiz yok. Ve işte insanın o aklı bile bu dünyaya uygun değil.. Tıpkı Camus’un dediği gibi . Hayvanlar vahşice ve canlı canlı birbirini yiyor diye onları ayıplıyoruz ve bu bize vahşice geliyor. Fakat kendi nezdimizden düşündüğümüzde hayvanların ne kadar masum olduklarını da biliyoruz bir yandan. Hayvanlar, yırtıcılar hepsi bize yabani , vahşi ve acımasız geliyor. Diyoruz ki bu nasıl bir sistem böyle. Bunu bile anlayamıyoruz. Bize tuhaf geliyor. Mesela bu acımasız ekosistem sebebiyle birçok insan Tanrı’ya olan inancını bile kaybedebiliyor.

    Evet uyumsuzluk sorunumuza geri dönüp derinlere inelim biraz daha.  Ne derimiz, ne tenimiz, ne ruhumuz hiçbir şeyimiz bu dünyaya uygun değil. Evrim diye bir süreç var ise ve bütün canlılar bu sistem ile çeşitlenmiş ve türemiş olsa bile, İnsanoğlunun da bu sistem içinden çıkmış olması bana biraz tutarsız görünüyor. Evrim süreci kendi temel tezlerinde, canlıların bu gezegenin şartları ile uyumlanmasını sağlayan değişimler yapıyorsa, peki insan neden bu gezenle böylesine, bu kadar uyumsuz? Evrim diye bir sistem var ise de, ben insana tümel olarak bakınca, her şeyiyle ve tamamen; yani fizik-metafizik, ruhsal-duygusal, varoluşsal/ontoojik gibi bütün unsurlarıyla o sistemin içinden çıktığına inanmıyoruım. İnsanda, insanın praksisinde ve oluşlarında, varlık işaretlerinde, yapısal edimlerinde, bütün ihtiyaçlarında, arzularında ve sorunlarında; eşyaya, mekana ve zamana sığmayan, materyalist süreçlere ve naturalist oluşlara sığmayan ,yani bunların yetmeyeceği, çok acayip niteliklerin yer aldığı kanısındayım. Bugün bile hala insanın en sıradan özelliği gibi görünen gülmek eylemi, gülmek durumu bile bilimsel olarak pek açıklanamıyor. V e bütün gezegende milyonlarca tür içinde bu durumu yaratan başka bir fizyolojik bütünlük yok. Yine aynı şey ağlamak eylemi için de geçerli. Daha düşünme, hayal kurma, analitik mantık üretme, alet üretme, kültür üretme, sanat üretme, akıl üretme gibi tuhaf şeylere girmedim bile.

    İnsanın doğayla, kendisiyle ve bu dünyayla var olan çatışması da hiçbir zaman dinmedi ve dinmeyecek. O yüzden avcı toplayıcılık dönemi güzellemesi yapılmasını garipsiyorum artık. Yani ne fark edecekti? Yani tarım devrimi olmasaydı da ne olacaktı? Mutlu mu olacaktık? Pek sanmıyorum. İnsan sanayi devrimi ile doğadan tamamen ayrılmış ve kopmuş oldu. Bu gezegenin doğasıyla, tabiatla arasında olan bağını da koparmış oldu diyorlar ya hani; ben de soruyorum peki dikkate değer bir bağ var mıydı gerçekten? Sanayi devrimine karşı çıkan 18.-19. yüzyıl İngiliz, Alman , Fransız romantik şairlerinin bakışından bile sıyrıldım bu konuda. Sanayi Devrimi ve modernizme ağlayarak isyan edip durmuşlar. Neden ki yani? Sanayi devrimlerine kadar olan tarih boyu sanki insanoğlu çok mu uyumluydu çok mu huzurluydu bu dünyada? Eskiden ben de o romantik şairlerle aynı fikirdeydim lakin bu görüşten de sıyrıldım artık. Üstelik ben de her zaman kendimi romantikler arasında kabul ederdim kendi çapımda bir şair olarak. Ama çıktım oradan. Evet, İnsanın sınırsız ihtiyaçları ve arzuları ile, doğanın sınırlı kaynakları arasında debelenip durduk ve duruyoruz. Ekonomi Bilimi ve tanımı bile çaresiz. Peki, İnsanoğlunun ihtiyaçları neden sınırsız ki? Diğer bütün canlı türlerinin de böyle mi peki? Bal gibi de hayır.


    Biz sanki buraya atılmış gibiyiz. Sanki buraya ceza çekmek için gönderilmişiz. Bir hapishane gibi geliyor burası bize zaten. Hepimiz bu dünyada bu hayatta gündelik akış içinde travmatik bir şey yaşadığımızda ya da fark etmez yaşamadığımızda, öyle bir boşluk ve anlamsızlık hissetmedik mi? Ve hiçbir şey yetmiyor insana. Yetmedi, doymadı ve doymuyor insan. Hep bir yetersizlik hep bir memnuniyetsizlik tedirginliği içindeyiz. Dünya hayvanlara ve diğer bütün canlılara yetiyor oysa.  Onlar doyuyorlar. Bilmiyorum…  İnsan bir şekilde huzursuz , insan her zaman ve her an özünde, içinde hep bununla yaşar. Yaşadı. Yalnızlık, varoluşsal yalnızlık, korku, çaresizlik, hayal kırıklığı, tatminsizlik, aç gözlülük.Burada var olduğundan beri. İnsanın çalışmak zorunda olması bile, her gün sabahın köründe işe gidip ya da tarlaya gidip mesai yapmak zorunda olması bile aslında insan için bir eziyettir ontolojik olarak. Yani aslında kimse çalışmaya kendi içinde aslında çok meraklı değildir. Herkes kafasına göre yan gelip yatmak, gezip tozmak , tatil yapmak ya da canı ne istiyorsa her zaman onu yapabilmek ister. Ve bu varoluş nasıl bir kader ürettiyse bize; biz burada hem dünyaya, doğaya muhtaçtık hem de birbirimize. Yani diğer bütün insanlara. Mesela Tevrat’ı kültür tarihi anlamında bir veri olarak düşünürsek; tevrat’ta artık burada çalışmak zorundasınız, her ihtiyacınıızı burada kendiniz karşılayacaksınız  bu sizin lanetinizdir gibisinden ayet vardır. Kur’an-ı Kerim’de zaten birebir olmasa da bu konuyla paralel ayetler vardır. Yani dünyanın geçici bir yer olduğu ve bir oyun/sürgün yeri olduğu konusunda.

    Şimdi uyumsuzluk sorunu irdelememizde derinlere inmeye devam edelim. Evet insan çok akıllı ve zeki bir yaratık. Zaten bu yüzden bu gezegende hayatta kalabildi. Ama çok fazla mücadele verdi, çok fazla bedeller ödedi ve bunu hak etti. Akıl demek huzursuzluk ve fitne demektir. Akıl çözüm üretir ama ürettikçe başına daha büyük belalar açar. Açmıştır ve hala açmaktadır. Bu dünyada akıl insanı huzursuz kılan lanettir. Bir kere en başta bir gün bir şekilde öleceğini bilmektedir. Ve bunun yanında eşantiyon olarak yani her şeyi düşünüp her olasılığın farkında olduğu için, içten içe hep bir korku, şüphe ve kaygılar içindedir. Bu yüzlerce türden ve şekildendir. Hem doğadan korkar, hem diğer insanlardan korkar hem kaderinden korkar, hem de kendinden bile korkabilir. İnsan gündelik hayat içinde kendini oyalayacak türlü şeyler bulur, sıkılır sonra başka bir şey icat eder sonra onunla biraz oyalanır. Bu böyle devam eder. O türlü kaygılar ve korkular, aslında onun peşini hiçbir zaman bırakmaz. İnsan  zaten bir gün bir şekilde (artık ne şakildeyse) öleceğini bilmektedir. Aslında tek başına bu bile yeterlidir. Hatta yaşlanacağını bir gün elden ayaktan düşeceğini, hatta kendi altına pisleyebileceğini, ya da genç yaşta felçli -sakat kalabileceğini, vs….örnekler uzar. İnsanın bu dünyadaki psikolojik ya da ruhsal konumu işte bu yüzden kendisi haricindeki diğer bütün canlılardan farklıdır. Kendini bazen mutlu hissedebilir ama bu çok uzun sürmez. Ne olursa olsun kaynayan bir kazanın üzerindedir ayakları. Bütün varlığıyla onun üzerindedir. O kazanı ne kadar unutmaya ve yok saymaya çalışsa da. ve İnsan eminlikten hoşlanır. Belirsizlik onu hasta eder. Yok eder. İnsan, her insan her konuda onaylanmak ister ve en önemlisi, insan her şeyden önce mutmain olmak ister. Bir peygamber değilse de bunu bu dünyada başarması imkansızdır

    Bu yüzden tamamlanıp giden yoktur ve her ölüm erkendir. her ne olursa olsun. her insan öldüğünde kazanında kaynayan milyonlarca soruyla gömülmüş olur. Kazanın kapağı artık açılmıştır. İnsan bu yüzden mutmain olup da tam olarak varoluşsal eminlik sağlayamaz. Ne yaparsa yapsın, nasıl yaşarsa yaşasın tende heves, tinde hayal yarım kalır. İşte insanoğlunun böyle acayip durumları vardır. şimdi ben nasıl her şeyimle, altını çiziyorum her şeyimle; maymunlarla akraba olduğumu iddia edeyim hiç düşünmeden? Durun da bi aklımızın zekatını verelim. Allah’ın gücüne gider sonra. Bilim de bir din haline gelmek üzere. kendi içinde kulisleri ve lobileri var onun da. Bilim tarihi bir teoriler mezarlığı değil mi? Bilim kendini yanlışlayarak ilerlemedi mi her zaman? Yanlışlanmaya kapalı olan bir önerme, bilimsel bir önerme bile değilken dünyada bilimsel çevrelerin en etkili odakları evrim teorisini yanlışlanamayacak bir hakikat ve bir natura gibi ortaya atıyorlar. Burunlarından kıl aldırmıyorlar. Bu konuda karşı tez üretenleri yok ediyorlar ve bilimsel bir cevap bile vermeden cahillikle suçluyorlar. İşte anlatıyorum burada. evrim bir tür içinde , o türün hayatta kalmasını sağlayan , neslini devam ettirmesini sağlayan adaptasyonlar üretirken, insan türü içinde bu adaptasyonlar neden geri gitmiş, azalmış, törpülenmiş? insanın fizyolojik ya da bedensel özellikleri neden gerilemiş? işte insan ortada , her yerde. İnsanın beyni büyüyüp aklı oluşmasaydı ya da bu akıl ona bahşedilmeseydi, tarih öncesindeki o uzun ve çetin dönemlerden buraya ulaşması imkansızdı. İnsan beyni diğer canlı türler içinde en büyük beyindir. yani yok olan milyonlarca tür içinde, o da yok olup giderdi natural olarak.

    Evet, insan aklı sayesinde birçok sorunun üstesinden geldi. Doğayla mücadele etmeyi öğrendi. Ama bu zafer ona yetmedi. Mesela eskiden çok sayıda veba türleri, tifo, frengi, dizanteri, kuduz, cüzzam, tuberküloz, çocuk felci, vs….salgın türleri vardı. Bir salgında on milyonlarca insan kırılırdı. Aşılar bulundu ve o hastalıklar yok edildi. Açık kalp ameliyetları, organ nakilleri, diabetle mücedele, biomedikal  teknolojiler ve diğer tıbbi teknolojiler. Ağır iş yükünü azaltan bilgisayarlar ve makineler. Peki. Buraya kadar çok güzel. Ama bunun yanında iki adet dünya savaşı, küresel terör, bölgesel savaşlar, adaletsizlik ve sömürü. Açlık. Sefalet. Suç oranları.  İnsanoğlu vicdanen ya da ne bileyim psikolojik olarak bile “salt huzur” denen duruma kavuşabildi mi? Bal gibi de hayır.

    Peki insan bilimi keşfetti. Evet. Birçok sorunu aştı. Ama daha çok büyük sorunlar var. Ve insanoğlunun sorunları hiçbir zaman bitmeyecek. Teknolojik anlamda ne kadar gelişse de. Çünkü buranın adamı değiliz. Adem ‘de buranın adamı değildi. Bu dünyaya ait değiliz. Yabancı gibiyiz burada. Zorunlu bir turist gibiyiz.

    İnsan diyelim ki bütün hastalıklardan, felaketlerden ve hatta ölümden bile kurtuldu. Yaptığı mega teknolojilerle, ürettiği aşkın bir bilimle her şeyin üstesinden geldi. Peki sonra? Yani bütün dertlerinden hatta ölümden bile neredeyse kurtulmuş; yarı bilgisayar entegresi ve yarı makine haline gelmiş olan bir varlığa -insan- denilebilecek mi? İnsanlığımızdan, insan denen şeyden geriye ne kalmış olacak? Evet Transhümanik doktrinden bahsediyorum. Ben uygarlık olarak oraya doğru savrulduğumuzu görmekteyim. Bunun bütün somut işaretleri karşımızdadır artık. Burada saymama gerek yok şimdi. Bakın, insanoğlunun uyumsuzluk probleminin somut ve en güzel kanıtıdır bu durum. Yani öyle de yapsa olmuyor. Böyle de yapsa olmuyor işte. Olmayacak. İnsan bu dünyada kaybetmeye mahkumdur. Doluya koysa almıyor. Boşa koysa dolmuyor. Yani insanoğlu sanayi devrimlerini, teknoloji devrimlerini yapsa da yapmasa da huzursuz kalmaya, kendiyle, doğayla, kaderiyle boğuşmaya devam edecek. Bu hiçbir zaman bitmeyecek. Kaynak arayışı, kriz yönetimi, post teknolojik bilim üretimi. İnanın hiçbir şeye çare değil. Tevrattan bir misal vermiştim mesela bakın Kuran-ı Kerim’de şöyle bir ayet vardır: “Bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!” Ankebut- 64

    Ben tabi ki bağnaz ya da gelişime karşı olan biri değilim. Elimdeki tarihsel ve fütüristik somut verilerle gözlem yapıyorum. İnsanoğlu neler yaptı , neler etti. Nasıl yaptı? Neler oldu? Sonuçlar ve çıktılar ne oldu? Ve bu gidiş her zaman sonunda nereye doğru evrildi? Gerçekten buna ben de şaşırıyorum ama bu teknoloji hırsı bana da saçma gelmeye başladı uzun zamandır. Saçma ve tehlikeli. İnsan kendine göre yapay bir gerçeklik kurdu. Kendi zanları ve hırslarına göre yeni bir dünya kurmak üzere. Yeni sentetik bir dünya ve yeni sentetik bir insan. Doğaya ve kendi doğasına sonunda savaş açtı. Bakın bu da işte ontolojik uyumsuzluğun diğer bir göstergesidir. İnsan bu yeryüzüne ayak bastığından beri derin bir tedirginlik, mutsuzluk ve sonu gelmez bir memnuniyetsizlik içindedir. Yahudiler mesela Musa ile çöldeyken Tanrı onlara gökten her gün bıldırcın eti indirdiği halde bir de soğan, sarımsak ve biber falan istemiştir. Bu örnek ne kadar yerinde oldu bilmiyorum ama söylemek istedim.

    Bitamam memnun olmak, mutmain olmak, huzura kavuşmak, tam ve mükemmel bir güven içinde hissetmek. Tabi normal insan formatında kalabilmiş olarak.  Bu, bu dünyada imkansız. İnsanoğlu bir gün en büyük ilim ile en güçlü ve aşkın bir teknoloji üretmiş olsa da, o zaman da artık insanlıktan, -insan- olmaktan yani Human’dan çıkmış olacaktır. (Transhumanism) Hilkat garibesi bir şeye dönüşmüş olacak ve bir gün ne yaptığını anladığında ise çok geç kalmış olacaktır. Yani aşağısı sakal paşam, yukarısı bıyık. İki ucu bilmem neyli değnek. İşte insanoğlunun böyle bir pozisyona düşmesi ya da baştan beri böyle bir pozisyonda olması, hiç fark etmez; onun varoluşsal uyumsuzluğuna en büyük somut delildir. Ademoğlu bu dünyaya ait değil. Hep yalan dünya demez miyiz? İnsan, aşkın  ve doğa dışı bir varlıktır. Bilinç, akıl , ihtiras ve istenç sahibi olan biricik ama tabir-i caiz ise, aslında lanetli, cezalı bir varlıktır. Düşünen, konuşan, gülen, ağlayan, yazan , çizen. İnsanın bu dünyada varlık sahnesine çıkışı sanki kozmik bir eşek şakasıdır.

    Aristo’nun kurguladığı Logos, doğada başka türlü, insanda başka türlü tezahür etti. İnsanın praksisi yani onun edimleri, eylemleri; hem dünyaya, diğer canlılara ve hem de kendisine zarar verip duruyorsa (tarihten beri) , burada oturup düşünmek lazım. Bakın işte bu da benim “uyumsuzluk” tezime başka bir örnektir. Bu gezegendeki diğer bütün canlılar, kendilerine, doğaya ve onun dengesine zarar veren edimler üretiyor mu? Hayır. Çevreyi kirleten ya da çöp ve zehirli atık üreten bir hayvan ya da bitki var mı? Örgütlenip büyük ordular kurup birbirini katleden hayvanlar hatta böcekler var mı? Yok.

    Şimdi insanın uyumsuz praksis devinimine geri dönelim. İnsan eğer bu dünyanın doğası içinde yani salt olarak her şeyiyle, altını çiziyorum her niteliğiyle bu dünyanın doğasından var olmuş bir canlı olsaydı insan praksisi böyle çıktılar vermezdi. Örnekleri verdim. Bu da net. Bu da cepte. Devam edelim.

    İnsan fizik dünya ile, kendi fiziksel doğası ile, kendi metafizik doğası arasında sıkışıp kalmış ve bu yüzden çaresiz devinimler içindeki, hem çok güçlü hem de çok acuze bir varlıktır. İnsanoğlunun varlığını oluşturan bütün unsurların hepsi, özünde sadece ve sadece fizik dünyaya, fizik evrene ait değildir. Bilinç, akıl ve vicdan. Bunun önde gelen en net ispatlarıdır. Diğer unsurları da izah etmeye çalıştım yukardaki bölümlerde. İnsanoğlu salt olarak her şeyiyle tabi olandan, tabiattan çıkmış olsaydı; ortada böyle bir varlığın olmaması gerekirdi. Yani böyle çıktılar veren, böyle şeyler yapan, böyle şeylere neden olan. Ama burada bir paradoks oluşuyor. İnsanoğlundaki bu acayip ve aşkın nitelikler olmasaydı belki de çoktan silinmişti bu yeryüzünden. Evrimsel biyolojinin, antropolojinin, paleontolojinin tabi ki somut verilerine baktığımızda, 20 homo türünden ayakta kalan sadece biz olmuşuz. Yani Sapiens. Bence burası da acayip bir gizem içeriyor. Yani diğer türdaşlarımızda da neden gelişmemiş böyle aşkın nitelikler? Yani yeteri kadar. En azından bir tanesinde daha. Mesela Neandertaller. Silinip gittiler. 30 – 35 bin yıl önce. Onlar neden hayatta kalıp günümüze ulaşamamış da, neden sadece biz? Dünyanın, evrenin ve varoluşun sırları bitmez. Bu konuyu şimdilik geçelim. Sadece şunu söyleyebilirim: çünkü onlar Ademoğlundan değildi. Hayatta kalması ya da bu dünyaya bir şekilde inmesi, bir şekilde burada var olması ve devam etmesi gereken tür, Ademoğlu yani Sapiens’ti.

    Evet ne demiştik, insanoğlunun kendi tümel doğası bu dünyanın doğasına ait değildir. Tikel ya da fiziklsel doğasından bahsetmiyorum. İnsanoğlunun kendi müstakil bir doğası ve kendine özel bir kendiliği vardır. Pek çoğumuz bunun farkında değiliz ama bu çok acayip bir şey. 17.ve 18. YY’da bilimsel icatlarla ve 19.YY da ise endüstri devrimleriyle gücü ve bilgiyi eline alanlar; büyük havalara ve egolara girip; “madem insan bu dünyada var oldu, madem insan da bu doğanın bir uzantısı, o halde insanın bütün praksisi de doğaldır. Normaldir.”  Yani ne yapsa ve ne etse meşrudur, bu onun doğallığıdır. Mübahtır. Lakin haklarını yiyemem, çünkü 1000 yıl boyunca ortaçağ karanlığında, kilisenin ve engizisyonun elinde inim inim inledikten sonra coğrafi keşifler, sömürgecilik falan derken, Rönesans ve Reformlar geldi. Laikleştiler. Evet ama bu kez de fena halde Tanrısızlaşıp,  maneviyatsızlaşıp sadece insana tapan (hümanizm) ve sadece onun yapıp ettiklerine ve o insanın kendi pragmatik değerlerine tapan bir kisveye büründüler. Materyalizm doğdu. İnsan kendi eliyle ürettiğine tapar oldu. Eşyaya ve maddeye. Makineler artık birer put gibiydi. Niçe, tanrı öldü derken buna pek de sevinmiyordu aslında. Dehşet içindeydi. İnsan aşılması gereken bir varlıktır derken, insanın bunu da, bu yeni durumu da aşması gerektiğinden bahsetti. Modernizmi fena halde eleştirip. Dionisos’a sığınıyordu. Böyle Buyurdu Zerdüşt diye kitaplar yazıyordu. Marks büyük bir dehşet içinde olanı biteni anlamaya çalışırken, yani makinelerin insanları nasıl da sömürdüğünü, esir aldığını, milyonlarca çocuk işçiyi görüp, akıl almaz mesai saatlerini görüp, işçilerin zavallı hallerini görüp ; din halkların afyonudur dedi. Çünkü acıyı unutacakları, acıyı hissetmeyecekleri, sığınacakları bir o kalmıştı. Tanrı. Ama o artık ölmüştü.

    Şair Pope’nin yazdığı heyecan dolu ve pervasız şiirden sonra ise yani 20.YY başlarında Transhumanism doğdu. A.Pope ne demişti o meşhur şiirinde? Gezegenlere gideceğiz. Artık Jüpiter bizim. Mars bizim. Yukarılarda biraz bahsetmiştim. Transhümanizm doktrini günümüzde de etkinliğini yani bu yüzyılda da etkinliğini daha da arttırarak devam ediyor. Evet insanoğlu böyle bir varlık. Ne oldum delisi. Ortaçağda Avrupa’da götünü yıkamayı bile bilmeyen insanlar bir şeyler yapıp ettikten sonra Tanrıyı bile öldürüp , önce kendilerini Tanrı yerine koydu, daha sonra da makineleri, öğrenen makineleri, bilgisayarı, yapay zekayı , genetik teknolojilerini, yani bütün teknolojiyi koydu Tanrı yerine. Çin’de , Japonya’da insansı robot hakları yazılmaya başlandı bile. Evet insan haklarını bahtiyar ve dört başı mamur kıldıktan sonra, robot haklarına geçildi azizim. Tabi ya, dünyayı en azından, biraz olsun bayındır kılıp, en az eşitsizliğe kavuşturup , mantıksız kandan ve yersiz gözyaşından kurtarıp Mars’a gideceğiz. Peh Peh. Azizim bak şu dünyada bir hamamböceğinin bile barınma ve beslenme, gıda terörü, sağlık ya da güvenlik diye bir sorunu yok. Bu da kapitalizmin ya da neoliberal kapitalizmin niha-i kertede başarılı olamadığını yani büyük sıçtığını gösteriyor. Bunlar çünkü en tabi insan hakları. Lüks değil yani. Dünyada belli yerlerde ya da bazı coğrafyalarda sefalet ya da kriz yaratmadan refah oluşturamayan bir sistem. Ya hu bu zaten iki dünya savaşıyla, atom bombalarıyla ve küresel terörle belli olmamış mıydı? Dünya halkları bütün bu olanlara zamanında gereken tepkiyi vermedi. Hippiler dışında. Neden vermedi ya da neden veremedi? O bu makalenin konusu değil. Uzun yıllar önce her yerde yazmıştım sosyal medyada ve bu sitede . “Bir gün gelecek bütün devletler küresel şirketlerin hepten kölesi olacak” (Bu konuyla ilgili daha detaylı yazılarım var bu sitenin diğer sayfalarında)

    İnsanoğlunun bedeni, evet evrim süreci içinde gelişti, bu dünyada, bu doğada ve diğer canlılar gibi.  İnsanın da var olup gelişmesi bu doğal süreç içindeyken ama insan çok acayip bir praksis üretti. Bu yatay bir evrim değildi. Dikey bir evrimdi bu. Sapiens Sıçraması. Diyorum ya bu çok acayip bir şey. Evrimcilerin çoğunluğu bunu doğal görüyor. Ama ben ve benim gibi bir çokları da bunu doğal görmüyor. Bunu doğal görmek, işte yukarda bahsettiğim yere götürüyor bizi. Materyalizme, Posthümanizme ve yani nihayetinde Transhümanizme. Yani insan da tıpkı diğer canlı türleri gibi dünya doğasının doğal uzantılarından biriyse; insanın praksisi yani bütün yapıp ettikleri bütün istek ve arzuları da tabii ve doğaldır. Haktır. Tıpkı bir aslanın ceylanı canlı canlı parçalayıp yemesi gibi. Hayvanların birbirlerini canlı canlı parçalayıp yemesi gibi. Yani onlar masum ise bizler de masumuz. Peki bu doğru bir zihniyet mi? Zaten doğada her şey birbirini yerken. Biz de yiyelim demişler ya da. Bizler de bu dünyanın doğal bir hayvanıyız. “Düşünen hayvan.” Deyip geçmişler ne kolay.

    Tekrar ediyorum ve ölene kadar tekrar edeceğim. İnsanoğlunda bu dünyada yer almayan ve asla yer almamış bir şey var. İnsanoğlunun ontolojik yapısallıklarının bitamamı bu dünyanın bu doğanın uzantısı değil.

    İnsanoğlu Tanrı’yı öldürüp yerine geçti. Önce bir süre onu taklit etti. Sonra da bu taklit etmeyi bilgisayarlara ve makinelere öğretti. Şimdi de yapay zekaya öğretiyor. Yakında işi tamamen onlara bırakacak.  Peki insanın bu dünyaya ait olmayan yabani praksisinin bir duru-durağı olmayacak mı? Nereye varacak bu? Techne sözcüğü: bilginin pratik uygulaması, ustalık anlamlarına gelir. Antik Yunan kökenli bir sözcüktür. Sanat, zanaat, teknik. Sana sözcüğü ise, işinde mahir olmak durumudur. Sanat sözcüğü buradan türemiştir. Buradaki -sana -, bir amaca yönelik iştir. Technologos ise; Tanrı’nın evreni yapma şekillerini taklit etmektir. Tekno-Logos. Teknoloji kelimesi ise, işte bu Teknologos sözcüğünden dönüşmüştür. Logos’un, yani Tanrı aklının pratik uygulaması.

    Şimdi soruyorum yine: dünyada, bu yeryüzünde, milyonlarca yıldır; Tanrının yerine geçen ya da geçtiğini iddia eden ve böyle acayip haltlar işleyen, insandan başka bir varlık, bu güneşin altından geçmiş midir? Oysa evrimsel süreçte dünyanın çok eski günlerinden beri, onbinlerce acayip hayvan türü gelip geçmiş. Şu anda da yüzbinlerce tür var. Hatta milyonlarca. Hatta bir de üstüne 20 insan türü de gelip geçmiş kadim tarihte.

    Belli bir süre için şu güneşin altına bir şekilde düşmüş, kısa bir süreliğine asla kokmayacak cesetleriz işte. Tabir- i caiz ise. Bu kadar hırsa gerek yoktu bence. İnsanoğlu burada kendini kaybetti. Ya da bilmiyorum baştan beri kayıptı belki de. Her zaman kayıptı.

    İnsanın taşı yontup ilk kesici aleti yapması, ilk mızrağı, bıçağı yapması da bir teknolojiydi. Ama çok saf ve temizdi. Hayatta kalmak içindi. Tıptaki gelişmeler, telefon, elektrik hatta bilgisayar bile o ilk kesici alet gibi başta temizdi. Ama sonra sonra neler olduğunu ve nereye evrildiğimizi anlattım.

    Martin Heidegger de uyarmıştı niceleri gibi:

    “Bilim   bu   yaklaşımıyla   “Varlık”ın   daha   derin   anlamını   gözden   kaçırır.”  Dünya, eski anlamıyla bir “açıklık” (insanın varoluşunu anlamlandırdığı özgürce deneyimlenen bir alan) olmaktan çıkar; işletilecek, hesaplanacak bir madde yığınına dönüşür . İnsan, Varlık’a açık bir varoluş olarak değil, sistem içinde bir işlev nesnesi olarak görülür . (Örneğin insanın değeri, üretimdeki verimliliğiyle veya tüketici olarak katkısıyla ölçülür hale gelir.) Doğa, kendi kendine var olan ve bizim üzerimizde bir anlam uyandıran bir düzen olarak değil, enerjiye veya hammaddeye indirgenen bir kaynak olarak anlaşılır . Örneğin bir nehir, doğal güzelliği ya da kültürel anlamıyla değil, kaç megavat elektrik sağlayabileceğiyle değerlendirilir. Heidegger işte bu tabloyu  eleştirir. Çünkü bu teknik-bilimsel bakış, bizi  varlıkla ilişki kuramaz  hale getirir . Her şeyin sadece işe yarar yönüne odaklanırken, “Bu nedir? Bunun varoluş anlamı nedir?” sorusunu unuturuz . Heidegger’in verdiği bir örnek, yukarıda değindiğimiz Ren Nehri’dir: Modern bir insan için Ren Nehri’ni “düşünmek”, genellikle onun hidroelektrik potansiyelini veya ekonomik değerini düşünmek anlamına gelir. Oysa Heidegger’e göre nehrin  kendisini  düşünmek, onun doğal ve kültürel varlığını,   tarihimizdeki   yerini,   bizde   uyandırdığı   hisleri   –   kısaca  anlam   dünyamızdaki   yerini  kavramaya   çalışmaktır .   Teknik   düşünme   bu   ikinci   tür   düşünüşü   gölgede   bırakır;   sayılara dökülmeyen, faydaya vurmayan her değeri “boş” sayar.  Heidegger, bilim ve teknolojiyi bütünüyle reddetmez; ancak  onlara eleştirel ve “düşündürücü” bir gözle bakmamız gerektiğini söyler . Bilim, evreni anlamamıza dair bir yoldur ama tek yol değildir. Heidegger bizden “bilimi bırakmamızı” değil,   bilimin neyi  unutmuş   olabileceğini  düşünmemizi   istiyor.  

    İnsan tek Fail’in kendisi olduğunu zannetti. Ya da bu potansiyel en baştan beri sadece onda vardı. Ve zamanı gelince bir gün iyice ortaya çıkacaktı. İnsanda zaten doğayı aşan bir şeyin, özel bir gücün yer aldığı fazlasıyla ortaya çıkmıştır. Hem de binlerce yıl önce. Ama onun böyle olması ; “böyle olmasını” ve böyle devam etmesini mi gerektirir? İnsan, hayvansal özellikler taşısa da bu dünyadaki diğer hayvanlar gibi olmadığını,  kendisinin bu dünyanın doğal bir sonucu olmadığını (tamamen) , hayvanlar gibi tamamen salt dürtüleriyle hareket etmediğini, derin duyguları olduğunu, güzel idealler bile üretebildiğini, kendisine ahlaki engeller koyabildiğini, hukuklar yazabildiğini, uygulayabildiğini, evrimsel süreçte, evet masum bir hayvanla akrabalık taşısa da, kendisinin bütün hayvanlardan farklı olduğunu, doğal olmadığını ve yaptıklarının ona sonsuz ve pervasız bir alan açamayacağını, çünkü onun praksisinin bu dünyaya uygun olmadığını, bunun (aşkın akıl, bilinç, humanopraksis) başka bir yerden başka bir boyuttan içine konulmuş olabileceğini, ya da kendisinin bir şekilde kozmik ya da aşkın bir yolla bir şekilde başka bir yerden gelmiş olabileceğini düşünmeden, böyle devam ederse sonunda dünyayı da kendini de yok edebileceğini anlamalıdır. Bundan sonraki gelecek uzak , orta, yakın tarih dönemlerinde buna göre hareket etmelidir. İnsan kendisinde hak ve normal gördüğü bu praksis zihniyetiyle devam ederse sonucu felaket olacaktır. Ya da tamamen yok olmasa bile, yoluna bir -insan- , bir human olarak devam etmesi imkansızdır. Bir Cyborg ya da bir Yarı Android olarak devam eder.

    Evet artık toparlamak istiyorum. Yani velhasıl: İnsan yani Human, bu dünyanın doğasının doğal bir uzantısı olsa idi, onun yapıp ettikleri, edimleri doğaya ve kendine zarar vermezdi. İnsan salt ve saf olarak bu dünyadan değildir. Fiziksel bedeni bu dünyadan olabilir. Ama açıkladım. Gerisini bilmiyorum. Bilen beri gelsin alnından öpeyim. Doğadaki diğer bütün canlılar ne yapıyorsa ne ediyorsa, bunu sadece salt olarak hayatta kalmak için yapıyor.

    Materyalist hümanistlerin ya da posthümanistlerin ellerindeki diğer bir argüman ise şudur: Bigbang olayı gerçekleşmeden hemen önce, onun içinde yer alan potansiyel bilgi ve istenç, insanda tezahür etti. Çünkü insan evrenin yegane ve biricik sonucudur. Evrendeki dengeleri, kaosu ve dünyadaki canlılığı oluşturan Logos, bir süre sonra insanda tecelli etti. Human ve onun praksisi, evrenin doğal bir sonucu ve aşkın bir ürünüdür. Bu sürecin ve akışın doğal işleyişidir. Natura budur. Natüralizm. Doğalcılık. Bu yüzden insan ne yapıyorsa ne istiyorsa bu onun hakkı ve doğasıdır. Her şey olduğu ve göründüğü gibidir. Ötesi yoktur. Bu da, kendi içsel ve manevi dünyasından uzaklaşarak, kendine ve dolaylı olarak da, beş duyucuğu ile gördüğü evrene tapmaktır. Yani kabul ediyor aslında aşkın olduğunu ve fakat bunu tehlikeli bir yere bağlıyor. Evrene. Hesap vermeyeceği bir yere. Ona hiçbir zaman hesap sormayacak bir yere. Ne kadar ironik değil mi? Tanrı’ya inanmamak, maneviyatı yok etmek için ellerinden geleni yaptılar yapıyorlar. Halkı idare etmek için de incile falan el basıyorlar. Göstermelik. Tanrıya gerçekten inananların ya da gerçek bir Tanrı’ya inananların yapıp ettiği şeylere benziyor mu dünyada olan bitenler? Bunda en başta Tevrat ve İncil’e sözde inanan yöneticiler ve üst düzey din adamları sorumludur. Ama anlattım işte.  Doğadan aldığını doğa bir gün insandan geri alacak.

    Postteknoloji , Teknokültür. Farkında mısınız bilemem ama, kültür denen şeyi bile uzun bir zamandır insan üretmiyor. Teknoloji üretiyor artık kültürü, yaşam tarzlarını, hayatı belirliyor. Yapay ve sentetik bir medeniyete girmek üzereyiz. Neden mi postteknoloji dedim?  Bu iş artık çünkü çığrından çıktı ve zaten fonksyonel, araçsal, amaçsal ya da yapısal olarak da teknoloji değil artık bundan sonrası. Siber Devrim bu çünkü. Çünkü yapay zeka geldi artık. Digitalizm ve digital faşizm. Emrivaki bir dünya kuruldu. Ve kimseye sorulmadı. İşin sosyolojik boyutu ayrı. Başka yazılarımda değindim buna zaten. İnsanlar nasıl uyutuldu diye. Üretip üretip piyasaya bastılar. Her alanda ne etik tanıdılar ne de kaygı. İnsanın bu dünyadaki eylem pratiğinin amacı, hayatta kalmayı, hayatı salt kolaylaştırmayı ya da zorluklarla başa çıkmayı çoktan aşmış durumda. Neyse uzatmayayım. Bu konuları yazmıştım. İdealizm belki de hiç var olmadı. Tarihte 2-3 yerde biraz parıldar gibi oldu ama uzun sürmedi ve söndü. Nihayetinde onun yerini her zaman Pragmatizm, Materyalizm, Opörtunizm aldı. Çünkü İnsandı… Kaynayan katran hesabı, her zaman sonunda yine kendi cinsine çekti. Şeker olmadı. Fitne ve nifak ise hiçbir zaman eksik olmadı.

    #postmodernizm-teknokültür

    #neoliberalizm-neoliberal kapitalizm

    #küreselleşme-digitalizm

    #sermayeteknolojisivebilimi

    *“…….Sona doğru eğildi yaşlı dünya. Solup gitti genç soyun haz bahçeleri. -artık çocuksu
    olmayan- büyüyen insanlar, yukarıdaki daha özgür ve çorak uzama varmaya çabaladılar. Peşlerindekilerle birlikte çekip gittiler tanrılar. Doğa yalnız ve cansız kaldı. Kupkuru sayıyı ve katı ölçüyü zincire vurdu. Yaşamın ölçüye gelmez canlılığı, toza ve havaya karışırcasına
    karanlık sözcüklere bölündü…..”

    NOVALİS (2 Mayıs 1772 – 25 Mart 1801)


    K.Çağlar Aksu – 16.11.2025

  • İlk delirişimdi. 19 yaşındaydım. Hiçbir şeyin ilki gibi değildi bu. İlkler tatlıdır, güzeldir denir ya, bu pek o cinsten bir ilk değildi. Henüz hiçbir edebiyat dergisine şiir yollamamıştım. Henüz bir edebiyat dergisinin mutfağında yer almamıştım. Henüz hiç sevgilim olmamıştı mesela. The Matrix filmini bile ilk kez izleyip şaşırmamıştım daha mesela. Henüz Albinoni bile dinlememiştim. John Keats’i bile duymamıştım. Ne bir meslek sahibiydim, ne evliydim, ne askere gitmiştim, ne de yalnız yaşıyordum. Gerçi sonra askere de gidemedim, evlenmedim de, ama aslında dönüp düşününce, tam da zamanında delirmişim diyorum. Bu saydıklarım olurken delirseydim, sanırım daha da sıkıntılı zamanlarım olurdu.  Yani yaşanacak bu kadar ilk varken, bana delirmek düştü o zaman. Delirmenin ilki de olur mu diyenlerinizi duyar gibiyim. 41 yaşında olup da, 5 sefer delirip, her seferinde temelli deli kalmamayı başarabildiyseniz, delirmenin ilki de olur, sonu da.

    Ben bu yazıda size ilk delirişimi, ilk çaresizliğimi anlatacağım. 1998 Aralık ayı. Günlerce hiç uyumayan, buna rağmen sürekli hareket halinde ve hiç yorulmayan, kendini her şeye kadir ve dünyanın gizli hakimi zanneden, sabahın köründe sokaklarda bir başına Michael Jackson dansı yapan, Bakırköy Ebuziya Caddesi’nde dilenci taklidi yapıp 5 TL de para kazanan, bazen de bir Truman Show’un içinde olduğunu zanneden bendenizi; işte o zaman diliminde, Cerrahpaşa Psikiyatri Anabilin Dalı Kliniği’ne kapattılar. Artık üzerimize kilitli, parmaklıklı iki demir kapı arkasında 10 yataklı, sessiz, cansız, renksiz bir koğuştaydım. Nasıl gelmiştim buraya önce bunu anlatayım. Yukarda saydığım durumlar içindeyken, babam bir gün beni bir taksiye bindirdi. Metro FM ‘i açtırdı. Taksi şoförüne durumu bir şekilde çaktırmış olmalı ki, müziği son ses açtırarak eğlenir gibi yaptı ve bana gezmeye gidiyoruz dedi. Ben bu modda nasıl olduysa şu an hatırlamıyorum, o hastaneye babamla girmişim. Bir doktorun daracık odasında, doktorun masasına kurulup, Kanuni Sultan Süleyman’a çok ciddi bir mektup yazdığımı hatırlıyorum biraz. Mektubun içeriğini unuttum ama. İçerde koğuşta gözlerimi açtığımda ise, ilk hatırladığım şey, işte o doktorun küçük odasında, kalçama bastıkları Diazem’di.

    İşte bu soğuk aralık günü, bu pek de Tanrılık ya da her şeye kadirlik vadetmeyen, bu sevimsiz koğuştaydım. 19 yıllık hayatımda vardığım biricik netice, işte buydu. Babam ve annem neler hayal etmişlerdi yıllarca benim için. Bir orta sınıf ailesi olarak. Düşlerinin ve emeklerinin sonucu bu muydu?  İşte evdeki hesap, Cerrahpaşa’ya uymamıştı. O gün, kalçama basılan o diazemle bayılarak uyuduktan sonra, sabah bir hastabakıcının “kahvaltı saati!” nidasına uyandım. Hala buradaydım. Bu renksiz ve eğlencesiz koğuşta.  Annem bir seferinde, yani ben buraya gelmeden önceki son günlerde, bana bakıp ağlayarak: “oğlum sen hastasın” demişti. Annemin, ağır endişe dolu yüzünü ve derin hüzünle yüklü sesini anımsadım. Gerçekten hasta mıydım? Hislerim ve o ulvi düşüncelerim, dünyayı kurtarmalarım, güçlerim. Hepsi yalan mıydı? Dünyanın gözdesi ve değerlisiyken, dünyanın gözbebeği iken, basit bir kaçık olduğumu anlamak ya da anlamak istememek; kalbimi de delirtti sonunda ve kalbim deli gibi atarken, ellerim titremeye başladı. Yatağımdan hızla doğrulup yumruklarım sıkılı halde, demir parmaklıklı kapıya yöneldim ve kapıyı çılgınca tekmelemeye başladım. “çıkarın beni buradan, deli değilim ben! Deli değilim ben!” Terlikli ayaklarım ve çıplak yumruklarımla, o demir kapıyı, kum torbası tekmeler gibi tekmeliyor, yumrukluyordum. Hastabakıcılar yetiştiler.  Gardiyanlar gibi, İki koluma girip beni derdest ederek infaz odasına götürdüler ve 2.Diazem basıldı. Süzgece dönmeye başlayan kalçama.

    Bu kez gözlerimi açtığımda sırt üstü yatar vaziyette, kemerlerle yatağa bağlıydım. Ben deli falan değildim ve bu bağları çözüp buradan kaçmaya karar verdim. Yine sönük bir sabah oldu.  Bu koğuşta, her doğan gün daha da sönükleşiyor, silikleşiyordu. Tıpkı benim gibi. Dişlerimi ve bütün gücümü kullanarak, sabaha kadar uğraşmış ve o gece, o bağlardan kurtulmuştum. Bu kadar uğraşacağımı tahmin etmemiş olacaklar ki, bağları çok sıkı yapmamışlardı. Yıllar sonra artık böyle düşünüyorum. Yoksa imkanı yoktu. Kahvaltı saati beni pencerenin önünde ayakta gören tecrübeli hastabakıcı Ayşe Teyze şaşkına döndü. “seni kim çözdü?”  dedi. Ben de: “Ben çözdüm.” dedim. Böylece Ayşe Teyze, İkinci şoku yaşadı. Ben de doktora gidip ona, bağlarımı kendim çözdüğümü söyledim. Kimsenin canı yanmadı ve Ayşe Teyze ile arkadaş olduk. Buradan kaçabilmem için, onun güvenini kazanmam gerekiyordu.

    Bir hafta böylece geçti ve ben hala deli değildim. Uysallaşmış ve buradaki dünyaya adapte olmuş gibi yapıyordum. Dikkat çekmemek için, ilaçları bile gerçekten içiyordum. Bu ilaçların bende herhangi bir etki yapmasına, özel güçlerim zaten engel olacaktı. Bir Tanrı’ya; kıçı kırık bir Akineton, Bir Norodol ya da minnoş bir Zyprexa ne yapabilirdi? Bir öğlen yemeğinden sonra, parmaklıklı ilk kapının aralıklı olduğunu fark ettim. Koğuşta bir iki tur atıp geldim ve kapı hala aralıklıydı. Yaklaşıp baktım ve meğerse, bu iki kapı arasında, yan duvarda bir kapı daha varmış ve bu kapı, bitişik binanın merdiven boşluğuna ve tırabzanlarına açılıyormuş. Ayşe Teyze oraya bir ip germiş ve sırtı bana dönük çamaşır asıyor. İşte dedim zamanı geldi. Hiç konuşmadan arkadan yanına yaklaşırsam, ortam zaten sessiz,  çevreden en ufak sese arkasını dönecek. Bu yüzden onunla her zamanki gibi konuşmaya başladım. Kaçma mesafesine kadar yaklaştım, birinci kapıyı geçtim. Ayşe teyze heyecanla anlatıyordu. Artık arkasındaydım ve çok ani bir hareketle, çok hızlı bir şekilde merdivenlerden aşağı inerken, Ayşe Teyze beklenen kıyameti kopardı: “Çağlar kaçtı yetişin! Fuat, Rıza yetişin!” Aşağıda önüme bir kapı çıktı. Kapının pervazından gün ışığı giriyordu. Kapı dışarı açılıyor olmalıydı. Denedim ve açıldı. Hayatımda gerçekten sevindiğim 3-5 andan biridir bu an. Lisede koşuda zaten iyiydim. Ayağımdaki terlikleri attım. Çıplak ayak, özgürlüğe ve kendi dünyama, yıldızı olduğum dünyaya geri dönüyordum. 300 metre kadar koşmuş olmalıydım. Bahçeyi ve kantini geçerken, erkek hastabakıcıların arkamdan bağırtılarını duymuştum. Hastane çıkışına ulaştım ve şans mıdır nedir önümde bir taksi buldum. Hemen atladım.  Uzun bir yolculuktan sonra eve vardık. Toplu konutlarda oturuyorduk. Aşağıdan zile bastım. Diafona çıkan güzel annem, sesimi duyunca dehşete kapıldı. Neyse kapıyı açtı ve ben yukarı çıkıp eve girdim, annemle sarıldık. Kaçtım dedim. “oğlum nasıl kaçtın oradan?” dedi. “ben kaçarım.” Dedim ve güldüm. Sonra kendi dünyama, kendi odama girdim ve kendi yatağıma uzandım. Uyumuştum. Fazla uyuyamadım, sanırım 1-2 saat içinde babam ve bir esnaf arkadaşı geldiler. Uzun uzun büyük diller döküldü. Hatırlamıyorum, beni bir şekilde nasıl ikna ettiler bilmiyorum ama, o koğuşa tıpış tıpış geri dönüşümü hatırlıyorum. Hastanede meşhur olmuştum. Kahvaltıda benim kumanyama takviye yapılıyor, bana artistik yapıp çomağını saklamayan diğer 1-2 deli, artık beni görünce selam veriyordu. Mesela yemek sırasında öne geçiyordum ve akşamları tv kumandası da bende duruyordu. Bir kahramandım. Zaman içinde koğuştakilerle çabuk kaynaştım ve bu ortam, oradaki herkes, bana hoş gelmeye başladı. Buna hemşireler, hastabakıcılar, bilumum doktorlar dahil. İlk bir-iki hafta, yasak olduğu için kimse ziyaretime gelmedi. Yasak olduğunu bildiğim için, çok da takmadım. Buraya da zaten alışmıştım. Her sabah jimnastik, oyunlar, grup terapileri derken zaman geçiyordu. Birinci haftadan hemen sonraydı sanırım, kafama elektrik vermeye başladılar. Haftada ikişer seans EKT’ye alıyorlardı beni. Sanırım bunun ve saydığım diğer unsurların etkisiyle, bir gün kendimi, hasta olduğum gerçeğini kabul etmiş halde buldum.  Evet ben hastaydım. 19 yıllık hayatımın gerçeği buydu. Bu kadar. Koca bir sıfırın bedenlenmiş şarkısıydım. Birçoğu 19 yaşında avukat adayı, mühendis adayı, öğretmen adayı ya da doktor adayıyken, ben deli adayı olmuştum.

    Böylece orda bazen, öyle doluyordum ki, içimde kendime ait bir yer bulamıyordum. Hiçlikte oluyordum bir hiç kimse olarak. Sıfır şarkı söylüyor, ben dinliyordum. Ben söylüyordum, ben dinliyordum. İyi de söylüyor-um. Sonsuz boşluğu daha da ürkünç hale getiren deli çemberinden yankılanıyor sesi-m, dinle. Burada gün doğar doğmaz sıfıra eşitlenmiş oluyor. Sıfırın şarkısı boyutsuz ve yutucu. Ben de boyutsuz ve yutucuyum. Her şeyi yutuyorum burada. Kendimi, hayatımı, hayallerimi.  Sıfırın şarkısı bu. Sıfırlar duyar ancak bu diri şarkıyı. Çürümüş ceset kokan, evren kadar geniş bir morgda. Bu kozmik morgun içinde yıldızlarla süslenmiş, bezenmiş, ışıklarla yıkanmış varlığın kokuşmuş cesedi var şimdi. Bu cesedin cenaze marşının bestekarı Brahmagupta’ ya selam olsun. Ben de sıfırın şarkısını, bu kocaman cesede ithaf edip, bu cesede marş kılıyorum. Rasyonel ve irrasyonel arasında, gerçekle-yalan arasında, pozitif ve negatif arasında. Sıfırın şarkısında. Dünyanın en eyvallahsız sayısının şarkısında. Çemberin içinde. Cenazenin marşında. Her şeyi kaybetmiş ve eyvallahsız. Dinliyorum. Köşesizim ve yusyuvarlak. İçimde her şey dönüp aynı yere gelirken. Girdaplaşan yıkıntıların tam ortasında. Sıfırın şarkısında. Sıfırın ortasında. Morgda.

    Hayat herkesi bir şeyin gölgesi yapar. Ben acaba neyin gölgesiyim? Sıfırın hiç gölgesi yok. Özeniyorum. İçimde derin mağaralar taşıyorum şimdi bu koğuşta. Yalnızlık yankı yapıyor bazen içlerinde. Hepimiz bazı mağaralar taşırız. İçleri mağara dolu gölgeleriz. Benim de İçimde soğuk ve derin mağaralar açıldı burada. Morgda.

    Her şeyi sıfırla çarpıyorum burada. Sıfırla çarpılamayacak bir şey yok mu diyorum, başka bir sayı ya da. Yok mu? Bazen o kadar duruyorum ki yol beni unutuyor. Şimdi dünyanın bütün duvarları şiiri giyinse, bütün o coşku ve huzur; benim elimde son nefesiyle susup sönecek çok yaşlı bir adam gibi şimdi burada. Bazen öyle oluyorum ki hiçbir şey olmuyor. Kalbim atmıyor mesela. Delirmiş haldeyken nasıl her şey benim için ve bana çalışıyorsa, nasıl öyle evrenin merkeziysem; şimdi de o derece, tam tersi bir bırakılmışlık, terk edilmişlikte yalnızım. Hastaneyi geç, İstanbul’dan da çık, ülkeden de çık, dünyadan da. Galaksiden de çık. Evrenin dışında bir yerdeyim ben şimdi. Ne ben oradan bir şeye ulaşırım, ne bu dünyadan bir kimse bana ulaşabilir.

    İşte ben o zamanlar öyle kayıp, öyle boşlukta ve öylesine yoktum ki, İçimde bir Brahmagupta, heyecanla her şeyi sıfırla çarpıyordu . Onun yüzünden sıfırın şarkısı hiç susmuyordu. Sıfırı yeni keşfetmiş gibi, bana sürekli yeni ve daha senfonik sıfırlar üretiyordu. O kozmik sıfırın içinde, önüm ve ardım sonsuzluktu. Rasyonel ya da irrasyonel.  Gerçek ya da sahte. Pozitif ya da Negatif. Ama sıfırın, diğer sayılar gibi bir –ya da– sı yoktu. Sıfır, elde var sıfır. Kesin ve net. Gölgesiz, eyvallahsız. Ortada ve tanımsız.

    Yıllar içinde yine birkaç delirmem daha olsa da, bunu lehime çevirip; o sıfırın içinden çıkmayı ve rasyonel olan tarafa, pozitif olan tarafa yönelmeyi, çok bedel ödesem de başardım. Yoksa bir gün, bir yerde, bir şekilde gerçekten, kalbimin ya da aklımın nabzı da sıfır olmuş olurdu ve illa ki ex olurdum bir şekilde.  Tam sekiz yıldır delirmiyorum. Sanırım Brahmagupta benden bıkmış olmalı. Ben sıfırın içinden çıktığım için, artık bana sıfır üretemiyor olmalı. Şaka bir yana insan kendi gücünü keşfettiğinde, en çaresiz ve ışıksız zamanlarda bile, içine düştüğü o kocaman sıfırın içinden çıkıp, kendi sayısını seçip, o sayının şarkısını söyleyebiliyor.  Zamanında delirip dururken bile, yayınevleri açıp yüzlerce nitelikli eserin yayınlanmasında özverili katkılarda bulunabiliyor, edebiyat dergileri çalışmaları yapabiliyor, 37 yaşından sonra kamuda memuriyet hayatına adapte olabiliyor, 40 yaşında üniversitede bir örgün öğretime (İÖ) girebiliyor(Akdeniz Üniversitesi/Sanat Tarihi) ve hatta doktorları önermese de, Antalya’ya yerleşip yalnız yaşayabiliyor. Bunları kendimi övmek amaçlı değil, bunları, durumu şu an benim eski durumum gibi ağır olup da, mücadele veren, vermek isteyen nice kardeşlerim, nice sıfırzedeler için anlattım. Ya da nice Manik Depresifler için anlattım.

    Bence hepimizin bir sayısı var. Bunu keşfedip o sayının şarkısını söylersek asla sıfırda kalmayız.

    K. Çağlar Aksu

  • Rüya Süreci Üzerine Bir Önerme

    Beyin bir rüyaya geçtiği anda rüyayı da kendi ürettiği bir düşünce, kendi iradesindeki bir imajinasyon zanneder. Bu yüzden rüyaya geçtikten sonra bunu, bu süreci hiç yadırgamaz. Bu sebeple zihin rüyada olduğunu düşünemez, bilemez. rüyada olduğunu fark edemez. İşte ne oluyorsa o geçiş anında oluyor. rüyaya geçiş anı. günlük hayattaki, yani rüya harici hayatımızdaki düşüncelerimizi, eylemlerimizi kendi irademizle ürettiğimiz için; o eylemleri, o akışı hiç yadırgamayız rüyada olduğumuz kanısına kapılmayız. bütün o hayatın gerçek olmadığı hiç aklımıza gelmez. Çünkü bu düşünceleri ve eylemleri kendi irademizle kendimiz oluşturuyoruzdur beynimizde. Zihin kendisinin üretmediği her düşünceyi normalde yadırgar. Hiç düşünmediği şeylerle karşılaşınca normalde tepki verir. Bu tepkiler korku, heyecan, şaşkınlık ve dehşet olarak çeşitlenir . Beyin rüyaya geçtiği anda da o süreci ve akışı, hala kendisinin ürettiği, kendi iradesiyle yaptığı kanısında olduğu için yani kendi iradesiyle oluşturduğunu zannettiği için rüyaya şaşırmaz ve tepki vermez. Bunu yine çok olağan ve normal karşılar. Hiçbir şey olmamış gibidir. İşte bu yüzden rüya gördüğümüzü , bir rüyanın içindeyken anlayamayız. Bunu anlamamız için uyanmamız gerekir. Yani o akıştan çıkmak gerekir. Bütün sır işte o akış anıdır. En büyük sır ise beyni yanıltan o akışa geçiş anıdır. akışa giriş anı. Fake algılar ve fake düşünceler dünyasına geçilir. İstem dışı oluşan düşünceye rüya denir. Rüyada olduğumuzu anlayamayız. Çünkü beyin o istem dışı oluşan düşünceyi istem içi zanneder.  Rüya görmek irademiz dışındadır. Rüyanın içeriğini oluşturmakta irademiz dışındadır. Halbuki beyin ve zihin bunu hiç yadırgamaz bunu da bizim irademizle yaptığımızı zanneder. Belki de beyin bunu yadırgadığı anda rüyadan uyanmış oluyoruz. yani bunu yadırgadığı için tam o an uyanmış oluyoruz. zihindeki olağandışı veri akışı sona ermiş oluyor. uyanınca rüyada olduğumuzu anlıyoruz. Zihin bunu yadırgıyana kadar süren bir akıştır rüya ve bu yüzden çok kısa sürer. rüyanın kısacık sürecinde beyin anlık olarak kendi kendini hackliyor ya da beyin spontane bir boşluğa düşüyor. o boşluk anında bilinçaltı çok kısa bir süre devreye giriyor. oradan gelen verilerle rüya akışı başlıyor. günlük hayatta kendi isteğimizle ürettiğimiz ya da farkında olduğumuz düşüncelere rüya diyemiyoruz. Çünkü onların hepsini kendi irademizle kendi isteğimizle üretiyoruz. İşte beyin rüyaya geçtiği anda ise, rüyada olmamıza rağmen, rüyadaki düşünceleri kendi isteğiyle üretmemiş ya da üretmiyor olmasına rağmen bunu normal karşılıyor. İşte bu yüzden de rüyada olduğumuzu anlayamıyoruz. hala kendimizi günlük hayatta gerçek hayatta zannediyoruz. beyin dışardan bir duyum gelmediği halde kendi kendine veri üretip buna inanıyor ve bu gerçekliği normalleştiriyor. tıpkı günlük hayattaki dışardan gelen duyum ve veriler gibi. veriler gerçek uyaranlardan geliyormuş gibi davranıyor. somut bir kaynak olmadığı halde alıcı haline geliyor beyin.

    Benim bu konuda edindiğim marjinal tecrübelerime değinirsem, kendi rüya süreci akışlarımda son bir yıldır, rüyaya girdiğim anı fark edebildiğimi anladım. tam uykuya geçecekken “ne oluyo lan diyorum” “nerdeyim, ne alaka diyorum” fakat rüya hemen sonlanmış oluyor. Beyin bunun gerçek olmadığını anlayıp bunu yadırgayınca bu durumdan kendisini hemen kurtarmak istiyor. yani rüya devam edecekse benim bilincim, yani ben yokum, ben var isem de artık rüya yok.

    K.Çağlar Aksu

  • varlığı henüz kanıtlanamayan ve asla kanıtlanamayacak olan şeye; kanıtlanması tenezzül etme konusu dahi olmayan şeye hiç denir.  üzerinde tartışılması pek zordur. Mesela dört köşeli üçgen önermesi hiçliktedir. bir şekilde var olma ihtimali ve potansiyeli olan şeye ise hiç denmez. Dört köşeli üçgenin ise bir var olma potansiyeli yoktur. Dört köşeli üçgen hiçliktedir yani hiçtir. bu durumda hiçlik de bir küme oluşturur. Bu örnekteki gibi, var olmasının imkansız olduğu bütün şeyler bir -hiç- kümesidir. hiçlikte var olma potansiyeli yoktur. olamaz.  Mümkünatsızdır, muhaldir. yokluk ise tanrının yaratma potansiyelidir. Tanrının pratiğe girmemiş düşünsel boyutunun yani tanrının külli ve sonsuz aklının yaratmayı düşünebileceği; sonsuzluğun sonsuzluğunda yaratmayı düşünebileceği , düşünebildiği, düşünebiliyor olduğu şeylerin, potansiyel sonsuzda tamamı yokluktur. sonsuz potansiyeldir. Hiçlik ise bir düşünülmezliktir. Hiçliğin kendisi kavramsal olarak bile düşünce düzlemine dökülemez. Hiçlik düşüncenin ve hiçbir bilginin oluşmadığı, oluşturulmadığı ürkütücü acayip bir şeydir. Verisizliktir. Verinin olmamaklığıdır. Hiçlik verisizliktir. Verinin asla oluşamadığı, oluşturulamadığı, oluşmadığı ve asla oluşamayacağı kavramsal bir alandır diyeceğim ama hiçlik tam bir kavram bile değildir. Yarı kavramdır. Hiçlik sıfır veri ortamıdır ancak hiçliğe sıfır bile diyemeyiz ona çünkü sıfırın bile bir işlevi ve matematiksel anlamı vardır. Hiçlik ise sonsuz anlamsızlıktır çünkü sonsuz verisizdir.

    Yokluk ise sonsuz ihtimallerin sonsuz toplamıdır. Külli aklın yani kaynağın yani tanrının sonsuz çeşitli ve sonsuz türevli yaratma potansiyelidir. çünkü henüz varlık sahnesine çıkmamışlardır. varlık sonsuzdur , yokluk da sonsuzdur o yüzden… Ama bu bir hiçlik değildir. yani hiçlik başka şeydir , yokluk başka şeydir. Tanrı sonsuzluktan geliyorsa Tanrı her zaman hep var olan ise; yokluğun da onunla birlikte var olmuş olması gerekir.  çünkü her şey zıttı ile birlikte var olmuş olmalıdır.  tanrının bir şeyleri yaratma ihtimali tanrının bir şeyleri düşünme ihtimali, tanrının düşüncesi her zaman bir ihtimal dahilinde olduğu için ona da yokluk diyoruz henüz bir şey yaratmamış olsa bile yaratma ihtimaline yokluk ve potansiyel diyoruz. Tanrı sonsuzluktan beri yokluğuyla birlikte vardı. Mesela bizim evrenimiz belki de sonsuz sayıda evrenlerden biridir. bizim evrenimiz ve biz var olmadan önce tanrının külli aklı içinde idi. henüz somut varlık sahnesine çıkmamıştı. Tanrının aklından henüz ayrılıp henüz vücud bulmamıştı. Yaratan ve yaratılan diyorsak eğer o halde biz ve bizim evrenimiz yaratılmadan önce aslında yoktu. yoktan var etmek demek işte budur. evet her şey yoktan var edildi yani tanrı zihni içinden çıktı. yoktu ve var oldu. ama hiçlikte değildi. hiçbir şey hiçlikten olmadı. çünkü hiç ortamsızlığından sonsuz olanaksızlık çıkar. Ürkütücü bir imkansızlıktır o. kesin ve akla sığmaz bir hiçbir şeylik ve çıkışsız bir oluşsuzluktur. başlangıçsızlıktır, süreçsizliktir. olaysızlıktır. noktasızlıktır. zamansızlık ve mekansızlıktır. O halde Hiç sonsuza kadar Hiç olarak kalıyorsa varlık; sonsuzdanberiliğe ve sonsuzakadarlığa mahkumdur. Yani ezeli ve ebedidir. Yok olmak yoktur(hiç olmak, kaybolmak yoktur). en nihayetinde varlığa karışmak, kavuşmak vardır. damlanın okyanusa karışması, kavuşması gibi. yok olmak yokluğa yani tanrının potansiyeline geri dönmektir. yokluk ; tanrının potansiyelidir. Varlık da tanrıdadır, yokluk da tanrıdadır.




    Tanrı ezelden beridir sonsuzdan beridir var olageliyorsa tanrı ile birlikte yokluk da var olagelmiştir. yokluk bir potansiyeldir hiçlik değildir. tanrıyla birlikte ezelden beri var olamayacak tek kavram hiçliktir, hiçliği , hiçlik durumunu, hiçlik kavramını tanrının yanına koyamayız. hiçlik hiçbir zaman, hiç bir an olmamıştır. Hiçlik belki de bizim kendi kavramsal sapmamızdır. bizim sınırlı aklımızın yani cüzi aklımızın bir yanılgısıdır. Beynimizde , zihnimizde oluşan düşünsel bir illüzyon olabilir. zaten onu kavramsal olarak düşünemiyoruz bile. mesela sonsuzluk kavramını da düşünemiyoruz. birisi kavramsal olmazlığın mükemmel doyum durumu(durumsuzluk durumu), diğeri ise oluşların mükemmel doyum durumu.

    sonsuzdan beri var olagelmiş bir tanrı asla hiçliğin ne olduğunu bilemez. Deneyimi dışındadır. çünkü sonsuzda varlıkla özdeş ve varlıktır. varlığın kendisidir. varlığın hem öznesi hem nesnesidir. Çünkü her şey O’nun kendindendir. çünkü türlü felsefi tanımlar içinde böyle bir tanrı; bir verisizlik ve olanaksızlık/olmazlık durumuna yani bir durumsuzluğa , hiçliğe, bir hiçlik ortamına muhatap olmamıştır.  tanrı tek devinmeyen şey ise, hareket etmeyen hareket ettirici özne ise; tanrının hiçlik ile muhatap olması gerekirdi. hiçlik durumu ise muhatap olunacak bir durum değildir zaten. onda Tanrı da hiçbir şey yok olmaz onun yarattığı hiçbir şey yok olmaz , hiç olmaz. kendisini de yok edemeyeceği için kendi bir parçasını, yani yarattığı bir varlığı da, tamamen yok etmez edemez ancak kendi potansiyeline, yokluğuna yani o nesneyi yaratmadan önceki konumuna geri katar sadece. Bu yüzden hiçlik tanrının da bilmediği, deneyimlemediği tecrübe etmediği görmediği bir kavramdır. tanrının tecrübe etmediği tek kavram hiçliktir. Çünkü tanrı zamanın ötesinden kozmik sonsuzluktan beri hep vardı, var olageldi.

    yokluk; varlık ve hiçlik kavramının arasında yer alır. beyaz ve siyahın arasındaki gri gibidir yokluk. tanrının aklına gelmeyen, gelse bile oluşmayan ve asla oluşamayacak bir şey varsa işte ona hiçlik diyorum. çünkü tanrının aklına gelen ve gelecek olan sonsuz bütün şeyler yoklukta, potansiyelde zaten yer alırlar ya da yaratıma girip varlık sahnesine çıkmış olurlar ya da çıkmazlar.

    hiçlik ise bir kavram değildir felsefi  bir suje değildir . çünkü üzerinde dialog yapılamaz, diyalektik olarak düşünülemez konuşulamaz, analiz edilemez.

  • Kapitalizmin mübarek buluşlarından ve ritüellerinden biri olan patent hakkına değinmek istiyorum. Sahiplenme hırsı. Ben yaptım, ben ettim. Sadece ben yaptım ve tek başıma. Yoktan var ettim. Sıfırdan(!) Çok çalıştım, sonunda buldum, yaptım ve bunu size bahşettim. Lütfettim. O yüzden bunun bedelini ödeyeceksiniz bana. Bazı yükümlülükleriniz olacak. Bunun karşılığını alacağım. Karşılık almak için , bir karşılık düşünerek yaptım size bu iyiliği. Çünkü ne ürettiysem, fikir ya da materyal bir ürün; bu ürünün bütün üretim aşamalarında kullandığım bütün fikirleri, yolları, araçları, gereçleri, büyük küçük bütün dağları, bayırları, hepsini sıfırdan ben yarattım. Yoktan var ettim. Ben bir tanrıyım o yüzden karşılık isteme hakkım var.

    Bir icat mı yaptın? Bir buluş mu yaptın? insanların hayatını kolaylaştıran. İnsanlara yararlı olan bir ürün, bir fikir, bir şey. Yeni bir nesne mi ürettin? Peki? Bunu yoktan mı var ettin? Yani bunu bir ibadet gibi sadece kendi adına patentleyip. Bunun üzerinden astronomik kârlar elde etmek. Ne kadar etik bir durumdur? Sen bütün bir insanlığın bir parçası bir sonucu olarak meydana gelmiş bir varlıksın. bir kere sen var olmanı çok şeye borçlusun. senin zeki olma durumun, bir hedef doğrultusunda uygun veriler toplama durumun ve beynindeki o verileri, tutarlı, pragmatik ve en işlevsel şekilde koordine ediyor olma durumun, senin kendi ürettiğin bir durum değil. senin ıq ‘nun yüksek olması doğuştan gelen bir şey. evet bazı insanlar çok daha zeki olarak doğuyorlar ve bunu genlerine borçlular zaten. gen dediğimiz şey ise atalardan kalıtımla oluşturulan ve devredilen bir fenomen. senin genetik özelliklerinin daha kaliteli ve daha üstün oluşu, senin bazı yetkilerle atıyorum, sanat yetisi olabilir . yaratıcılık olabilir, akademik zeka olabilir ; bilime karşı meyilli olmak falan, bunların genetik etkisi asla yadırgamaz ve bu özellikler geneli itibariyle doğuştan gelen özelliklerdir. senin büyük adam olmanda o buluşları yapmanda; devletin, toplumun, yani devletinin ,toplumunun ,ve ailenin, çok büyük etkisi var. İyi bir eğitim almışsan, çevrendekiler seni fedakarlıklarla doğru şekilde yönlendirip yetiştirmişse; bir buluş yaptın diye asıl sen onlara borçlusun. Yani her zaman topluma borçlu olacak olan sensin. ve borcunu da, o topluma, işte o buluşu ve hizmeti yaparak ödemiş olursun. bu ise hayattaki en büyük tatmini yaratan kalıcı mutluluklardan ve doyumlardan biridir ve öyle olmalıdır. Yani bu insan olana yetmelidir. Senin yetişmende, ailenden itibaren toplumdaki bütün kurumların emekleri ve senin koşullarını sağlamaları yadırganmaz bir gerçektir. sen hiçbir şeyi tek başına ve yoktan yapmadın. sen bilimsel, fikirsel ya da sanatsal bir keşif ya da icat yaptığında hiçbir şeyi sıfırdan ya da yoktan bulmadın. Kadim tarihten şimdiye kadar bütün insanlığın, bütün sanatçıların, bütün bilim adamlarının, fikir adamlarının oluşturduğu bir havuzdan ve o havuzdaki hazır bilgileri kullanarak , o kollektif havuzun içine bir şey ekledin evet bir şey koydun, evet ama dikkat et onu sıfırdan var etmedin , var olan ortak bilgi yığınını kullanarak onun üzerine bir şey ekledin. Sen o buluşu yaparken, yani bulduğun o şeyde; senden önceki sayısız insanın emeği ve hakkı var. Yani bütün bir insanlığın payı var. Hatta senin sadece özgürce düşünce üretmende bile; bütün devrimlerin, bütün ihtilallerin, aydınlanma mücadelelerinin ve bunlarda emeği geçenlerin hatta can verenlerin, sana bilim yapma-fikir üretme koşullarını sağlayan herkesin, hepsinin payı var senin o bilimsel ya da sanatsal ya da fikirsel buluşu yapmanda, hepsinin payı ve emeği var.

    İşte bütün bunları topladığımızda ortaya çıkan gerçek yani eğer bir akıl ve vicdan taşırsak; ortaya çıkan hakikat şudur ki, bir buluş yapıldığında onu kendine zimmetli, kendi malı haline getirmek, bencilce ve erdem içermeyen bir edimdir. onu astronomik fiyatlara satmak ve bundan ömür boyu kar elde etmek. Kapitalizmden başka bir şey beklenemezdi. Penisilinden tut çocuk felcini bulan bilim adamları buna patent almadılar mesela tarihte araştırılırsa bunun başka örnekleri de var. demek ki olabiliyormuş . vicdan taşıyan insanlar o patentleri almayabiliyormuş bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.

    K.ÇAĞLAR AKSU

    05.03.2025

  • Yapay zeka yokluktan çıkmadı.  Topladığı verileri önünde hazır buldu. Hazırdı, yapay zeka geldi sofrayı topladı bilgiyi topladı bilgi bile hazırdı önündeydi. Yapay zeka internetin icadından beri yaklaşık 30 yıldır insanların üretip internete yüklediği bilgiler sayesinde var oldu hepimizin internete yüklediği bilgiler sayesinde var oldu . Hazır bilgiye kondu . Bu sebeple bugüne kadar üretilen yapay zekaların bugün ve bütün gelecekte dünya insanlarına ücretsiz olarak sunulması gerekiyor .

    Yapay zeka oluşurken hazır bilgiyi kullandı büyük bir bilgi yığınını kullandı . Peki Evren oluşurken hangi bilgi vardı?  Elinde bilgi mi vardı? Big Bang ya da enflasyon diyoruz mesela. Oluşmadan önce hangi bilgi hazırdı? Evren oluşmadan Evren var olmadan önce hangi bilgi vardı da Evren oluştu, varlığa geldi, bir mahiyet ve kudret kazandı, sistemler ve bir düzen üretti. Canlılığı , canlıları ve aklı/bilinci üretti? Oksijeni üretti, hidrojeni, karbonu, suyu ve o sudan da canlıları üretti. Oksijeni üretti yani canlıların oluşacağı şeyleri de üretti. İçinden termodinamik yasaları çıkarılabilen, matematiği yapılabilen bir varlık oluştu. Peki bunların oluşmasını sağlayacak , böyle bir süreci başlatıp milyarlarca yıl aynı şekilde sürdürecek olan bilgi nereden geldi? Bu kozmik bilginin kaynağı nedir?

    Tanrı kavramında tabii ki anlayamadığımız yerler var Tanrı doğmamıştır doğrulmamıştır Bu nasıl mümkün olabilir bunu kimin aklı alıyor bu bir kusursuzluk sonsuzluk sonsuz güç sonsuz akıl sonsuz bilgi durumudur. bunları kimin aklı alıyor ? Tanrı nasıl her şeyi yaratıyor, düzenliyor, kontrol ediyor?.. Nasıl bir yapı nasıl bir özne nasıl bir güç nasıl bir şey bu? Kur’an’da bile ayet var Allah kendisi diyor ki siz ne düşünürseniz düşünün ben hepsinden farklıyım. Peki kafamıza bile sığmayan bu düşünce nereden geldi? İnsan kendisinin bile kavrayamayacağı bir düşünceyi nasıl yarattı? Sonsuzluk, değişmezlik, bozulmazlık, muhteşemlik, kusursuzluk, estetik, etik, vicdan, bilinç. Bunlar yok  doğada. Hayırdır?


    Deniyor ki evrenin kendi kendine var olabilme ihtimali mutlak sıfır değilmiş yani çok küçük de olsa bir ihtimal varmış. Bu da evrenin kendi kendine var olmasına yetiyormuş. Gereken sayıda deneme olursa tabii falan ve bu deneme sürekli olarak devam edecek süreklilik olacak yani sonra düzen olacak kendi içinde falan yani ihtimalin çok küçük olması o ihtimalin gerçekleşeceği garantisini nereden veriyor ? İhtimal küçüldükçe onun gerçekleşme ihtimali azalmıyor mu ? bunlar öyle konuşuyor ki sanki ihtimal küçüldükçe olabilme ihtimali artıyor ihtimali artıyor ya ne kadar küçükse o kadar olmuştur olur yani o şey. 10 üzeri 39’da bir ihtimal varmış, ihtimal tam sıfır değilmiş , o yüzden olması gerekiyormuş olmalıymış yani evren, komik valla ne diyeyim.


    Yapay zekayı bilinçli bir akıl yarattı. Daha üstün bir akıl yarattı onu yani biz yarattık. Peki üstelik bilinçli bir aklı olan bizi kim yarattı? Demek ki bizi de bizden üstün bir akıl yarattı. Demek ki bir aklı ya da zekayı; ancak başka ve ondan çok daha üstün bir akıl ortaya çıkartabiliyor.


    Evren hangi bilgiler ile var oldu? Soruyorum arkadaşım Evren bak çok basit Evren hangi bilgiyle var oldu ? Evren var olmadan önce bir bilgi vardı demek ki . Aynı yapay zeka var olmadan önce önünde bilgiyi hazır bulması gibi. Ha dersin ki bilgi her zaman ezelden beri vardı her zaman vardı bilgi . O zaman onu bana açıklarsın kanıtlarsın, kanıtlayamıyorsan susarsın. Aşkın ve akıl almaz tanrı kavramıyla uğraşmaz ve onu yok etmeye çalışmazsın yani kavramsal olarak . ve susarsın ateizm propagandası yapmazsın yani haddini bilir çözemediysen susar oturursun. Bilimle uğraştığınızı bilimsel düşündüğünüzü öne atıyorsunuz fakat tanrıyla uğraşıyorsunuz.  Bilimin bakın akademik bilginin bilimsel metodun, bilimsel uğraşının tanrıyla işi olmaz tanrının varlığıyla tanrının yokluğuyla ilgilenmez .Deneyini gözlemini yani bilimini yapar bu kadar. Somut verilerle uğraşır bilim.


    Yaratıcı bilgi kozmik bilgi konusuna geri dönersek ; Ezelden beri eğer ezelden beri bilgi vardı dersen o zaman da o zaten tanrıdır. ona zaten Tanrı demek zorunda kalırız. Yaratıcı Kozmik Bilgi’nin kendisi tanrı yerine geçmiş olur. Yani hiç yaratılmamış bir bilgi ezelden beri hep var olmuş ,varola gelmiş. O zaman yine tanrı kavramına gelmiyor muyuz ? Gökyüzünde oturan dededen bahsetmiyorum . Peki bilgiyi ontolojik olarak ele alırsak evrende var olan bu bilgi kendi kendine nasıl var olmuş olabilir , hem de ezelden beri ? O zaman materyalist açıdan düşünürsek; evren, madde sandığımız aldatmacadan ya da serap tan ibaret olmaz, her şey bilgiden oluşmuş olur. Maddenin kendisi de aslında bir bilgidir bir bilgi formudur, bir veridir yani bir data dır . Bilginin bir yorumu ve görünür bir halidir . Peki bir üreticisi olmayan herhangi bir bilgi olabilir mi ? Bak iki ihtimal var değil mi bak ikisini de çürüttüm: Birinde ya Evren sonradan var olduysa hangi bilgiyle var oldu?  Evren var olmadan önce bilgi olması lazım yok eğer Evren ezelden geliyorsa sonsuzluktan geliyorsa o zaten Tanrı olmuş olur. hep madde ve olasılık. Bilgi. Blgi nereden geliyor?
    Elektron, proton, yok kuantal alan, higs bozonu, yok frekanslar yok genel görelilik yok plank sabiti böyle havalı havalı peki bilgi nerede bilgi. bilgi nereden geliyor nasıl var oldu? Hangi bilgiyle başladı her şey ve o bilgi nereden geldi ya da gelmiş? Bence evren madde dediğimiz şaibeli şeyden oluşmuyor madde başka bir şeyden oluşuyor ve bence bu bilgi evren ve varlık bilgiden oluşuyor. Kuantum fiziğindeki çalışmalarla maddenin göreceli olduğunu ispatlar noktaya geldi özellikle çift yarık deneyleriyle. Atom altı fizik kanunlarıyla Newton ve Einstein yasaları yani atom altı fizikle atom üstü fizik yasalarının birbirleriyle çeliştiği ortaya çıktı. Bilim dünyası artık her şeyin teorisini aramaya başladılar ve bir çıkmaza düştüler. Kuantum mekaniği yeni bir belirsizlik ortaya çıkardı. Maddenin temelinin atomun ve onun altındaki alemin belirsizliğe dayandığı ortaya çıktı. Halbuki makro evrendeki fizik yasaları o kadar da belirsiz görünmüyordu.


    Evrene var olmayı, varlığını sürdürmeyi , sonra bizi yaratmayı , canlıları yaratmayı, bak bu çok önemli ; “aklı “ ,”bilinci” yaratmayı, kim öğretmiş ? Hangi bilgiyle yapmış bu acayip işi? Bak bir de şu var 13,5 milyar yılı çok uzun bir süre zannediyorlar kendi beyinlerinde kendi algılarında.
    Her şey daha dün var oldu, biz ise daha da dün var olduk . Bu Evren çok genç bir Evren ben bunu yazmıştım zaten.


    Evrende 10 trilyon yıl ömür biçilen kırmızı yıldızlar var bunlar küçük çok büyük değiller çok fazla enerjileri yok ama 10 trilyon yıl ömürleri var. Bunlar da Yıldız kategorisinde helyum hidrojen döngüsündeler.
    Evren çok uzun ömürlü bir yapı olarak görünüyor. 10 trilyon yıl ne demek ben bunu öğrendiğim zaman beynim yanmıştı. Evrendeki kullanılabilir yani kinetik enerjinin ise tükenmesi için yine trilyonlarca yıl gerekiyor. Evet çok çok uzun bir zaman sonra evrendeki kullanılabilir enerji kullanılamayan enerji konumuna geçecek. Ve bu pasif enerjinin, çok çok uzun bir zaman sonra tekrar kullanılabilir hale geçmeyeceğini de kim öne sürebilir? Evrende çünkü evrendeki bilgi ve devamında oluşan, eklenen yeni bilgiler ile oluşan bu kümülatif bilginin tamamı, ne kadar zaman geçse de ve ne olursa olsun asla yok olmuyor. Evet enerji,  termodinamik yasası gereği tamamen yok olmuyor form ve durum değiştiriyor evrende. Aynı şekilde evrendeki bilgi de yok olmuıyor. Ben bu bilgiye kendimce Kozmo Ontolojik Yaratıcı bilgi diyorum. İnsanın evrendeki yeri ise ya çok değersiz ya da çok değerli. bunun ortası yok….
    Değersizcilik ve değerlilik. Varlığa, evrene, anlama, manaya, değere , kendimize , başkalarına, başka şeylere, çevremize, kendi kimliğimize bakışımız işte bu iki durumdan birine inanmakla başlıyor ve ona göre şekilleniyor. Bizler düşünen akıl üreten bilinçli varlıklar olarak, bu akıl almaz kocaman evren içinde bir tozdan bile değerimiz yok mu ? bizler değerli miyiz değersiz miyiz? Nihilist mi olmalıyız yani?  Ya da materyalist mi olmalıyız ? Bu mudur? Hiçbir şeyin anlamı ve değeri yok mu? Varlıkta ve evrende her şey bilgiden oluşur kanısındayım nacizane. Bizler de birer bilgi formlarıyız. Bu evren ya da evren oluşmadan önce de var olan bilginin, kozmik yaratıcı bilginin üstün tezahürleriyiz. Ne bu gezegende ne de evrende hâlâ kendimiz gibi bilinçli ve akıl sahibi bir organizmaya rastlayamadık. Düşünen akıl üreten bilgi üreten diyalektik kuran hayaller kuran rüyalar gören rüya gören et yığınlarıyız. Beyin dediğin şey ise bir buçuk kiloluk vıcık vıcık bir şey. Bence bu durum fazlasıyla fantastik. Düşünen etiz. Bu tabir sanırım Aristo’ dan geliyordu. Yanlış hatırlamıyorsam.


    Ben şuna inanıyorum insanın değeri yoksa evrenin de değeri yoktur o zaman çünkü insan bu evrenin içinde var olur . zaten bu evrenin ürünü
    İnsan bedenden ve maddeden ibaret olsaydı kendisine yani bedenine zarar verecek şeyleri de arzulamazdı. Bunu yapamazdı o beden ve o beyin. arkadaş kendimize ne biçim zarar veren ne biçim şeyler istiyoruz arzuluyoruz onların peşine gidiyoruz al ben sigara içiyorum mesela en basit. Evrimsel süreçte varlık dediğimiz fenomen; kendisine zarar veren şeyi kendisini yıkan yok eden kendisini parçalayan şey isteyip dursaydı, var olan bilgi rastgele bu şekilde şekillenmiş olsaydı , Evren varlık sen ben ağaç dünya hiçbir şey oluşmadı oluşamazdı.


    Demek ki madde genele yakın olarak hep kendine uygun kendine yararlı şeyler istemiş, üretmiş. Kendisini yok etmeyecek süreçler istemiş, başlatmış , sürdürmüş ve sürdürüyor. onları kendine çekmiş
    Ya da onların peşine gitmiş madde ya da bilgi. Şimdi bana entropi diyecekler. Ben termodinamik yasaları gereği , bütün sistemlerin kapalı devre sistemlerin, zamanla bozulmaya ve aşınmaya uğramasından bahsetmiyorum o başka bir durum. Bu gerçek bir yıkım süreci değil. Entropi denilen şey gerçek bir yok edici durum değil öyle olsaydı hiçbir canlı var olamazdı hatta hiçbir şey var olamazdı. Evrende zaten hiçbir enerji ortaya çıkmış olan hiçbir enerji yok olmuyor hiçbir bilgi yok olmuyor sadece dönüşüyor evren kocaman bir geri dönüşüm makinesi. Entropi denen bu yasa; her yerde, her koşulda, aynı şekilde hüküm sürmüş olsaydı, bu gezegende canlılık başlayamadı. Dünyada böyle bir sistem, böyle bir doğa var olamazdı . Zaten dünyada birçok ciddi akademisyen bilimle uğraşan ve ayakları yere basan bir çok insan bu gezegende oluşan canlılığın, canlıların ve hatta ortaya çıkan bilincin ve aklın yani insanın oluşmasının bir anomali olduğunu yazıp çiziyorlar. Yani bilimsel olarak mümkün bir şey değildi ve bu burada olmamalıydık. Bizler hepimiz birer anomaliyiz ve sıradışıyız. Mücizeyiz. Radikal Entropi karşıtı akıl almaz varlıklarız.


    Bak şu an materyalist oldum mesela. Düşünen insan bukalemundur.
    Kötü alışkanlığa buna bağımlılık deyip geçiyorlar. Sigara bağımlılığı alkol bağımlılığı madde bağımlılığı bilmem ne falan.
    Hormonlar bilmem ne. o hormonları kim tetikliyor arkadaşım yani evrimsel koşullarda beden kendisine zarar veren hormonu tetikler mi ? burada da bir anomali var. Beden zehir istiyor yani. Kendisini yok edecek şeyler istiyor . yani yukarıda bahsettiğim evrendeki bilgi , evrenin oluşturduğu bir bilgi yığını yani insan, kendisini yok eden şeyler istiyor. Bu evrenin doğasına ters bir durum oluşuma ters bir durum.
    Arkadaş sudan çok alkol içen insanlar var. Beden kendini yok etmek istiyor. Bu bir anomalidir . varlığın doğasına terstir. Salt madde temelli bir varlığa terstir. Evrime terstir. Peki bu nasıl oluyor çünkü insan dediğimiz bilgi yığını;  evrenin içinde oluşan yeni bir bilgi ve yeni sürüm bir bilgi kümesi. Varlık içinde oluşan yeni bir varlık . Kendi müstakil aklı kendi müstakil iradesi var çünkü. Evrendeki bilginin aksine kendisini yok edecek şeyler de isteyebiliyor .onları alışkanlık haline getirebiliyor. Sonra isterse onlardan vazgeçedebiliyor. İnsan kendi içinde bulunduğu durumu değiştirebiliyor kendi bilgi durumunu değiştirebiliyor. Kendisini değiştirebiliyor .Ama evren bunu yapamıyor yani insanın dışındaki evren insandan geri kalan evren yani o sonsuzluk dediğimiz içinde galaksiler olan şey. hep aynı yasalar içinde hep aynı şekilde davranıyor. bu hatta kuantum fiziğinde de böyle kuantum fiziğinde de keşfedilen şeylere göre davranıyor protonlar elektronlar orada farklı davransalar da orada da bir düzen var belirsizliğin düzeni.

    Yani sadece insan kendi kafasına göre takılabiliyor bütün bu varlık içinde. Ve bu da çok fantastik bir durum.


    Yunus Emre’nin sözünü manipüle etmiştim yıllarca paylaşıp durdum sosyal medyada bak şöyle demiştim, Yunus Emre diyor ya: “Bir ben vardır bende, benden içeri .” ben de şöyle yapmıştım onu: “ bir ben vardır ben de, benden dışarı.” Bir şey var arkadaşım bilgiyi üreten düzenleyen sürdüren yaratan bir güç var. Bunu duyularımızla gözlemlerimizle, duyularımızla elimizdeki verilerle henüz somut olarak tam anlayamıyoruz çünkü elimizdeki bilim bunun için şu an belki yetersiz ama ileride bilim bunu net ispatlayacak. Ama evet bilimin böyle bir vazifesi yok o kendi işine bakar fakat bu Defacto olarak ortaya çıkacak . İster istemez ortaya çıkacak kendiliğinden ortaya çıkacak .biz bunu şimdi anlayamıyoruz ya da somut olarak ispatlayamıyoruz diye buna yok diyemeyiz. Carl Sagan ne demişti? “kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir.” Üstelik şu anda bile elimizde kanıt olmaması diye bir durum da yok, bence o da ayrı konu. Bana sorarsan şu anda bile sayısız kanıt var. Dolma kalemden bahsetmiyorum.


    Tavuklara yumurtanın üzerinde oturacağını ve  ne kadar süre oturacağını kim öğretmiş?  İçgüdü deyip kesip atmak ne güzel. Zaten günümüzde bilimin olayı artık bu abi . olguları paketleyip kılıflayıp isim takmak. Kestirip atmak. İnancın zirvesi bu. Bilimin de kendi içinde iman ettiği şeyler yok mu artık ? yani hakkında somut ve gerçek bir delil olmadan; Kara madde, karanlık enerji, takyonlar, paralel evrenler, sicimler, vs..

    Bilim bugün a dediğine yarın b der. her zaman böyle olmuştur.
    İçgüdü ne iş görüyor ? Neden var niye var niçin var böyle bir şey ? Bana olguların nasıl olduğundan nasıl göründüğünden nasıl meydana geldiğinden bahsetme. Bana olguların niye meydana geldiğinden niçin meydana geldiğinden bahset mesela neden varlık var neden bir şeyler var ortada ? Bana bunları adam gibi anlat bakalım . İçgüdüyü bu şekilde anlat. Açıkla onu. genetik gene nasıl işlemiş O hangi tavuklar hangi ilk hangi tavuk bunu anlamış diğer tavuklar da onu görüp taklit mi etmiş neden yapmışlar bunu peki , niye? bunu anlayana kadar tavukların soyu tükenirdi . Birinden çıkmış olsa bile peki o civcive bu bilgi hemen nasıl geçti ? o civciv büyüyüp tavuk olunca o neden yumurtaların üstüne oturdu ? bütün yumurtalar kırılıp dağılırdı hiçbir yumurtadan civciv çıkamazdı. Deniyor ki deneme yanılma yapmışlar tavukların ataları . La hadi oradan ya. Kangurulara mesela yavrularını keselerinde hem de yeterli zaman taşımasını kim öğretmiş? Evrim mi? İçgüdü deyip geçeceğiz öyle mi? Bu kadar basit öyle mi bunu geçmek ? Bunlar modern ideolojik bilim çevreleri tarafından sıradan hale getirilmiş , kasıtlı olarak basite indirgenmiş, bu şekilde lanse edilen; ama aslında akıl almaz ve gerçekte somut ve bilimsel olarak henüz ispatlanmamış olgulardır. İnekler koyunlar keçiler hatta aslanlar bak altını çiziyorum aslanlar : benim mememi ne gelip durmadan ısırıyorsun diye niye kovmuyor niye izin veriyor yavrularına? Neden uğraşıyor onlarla aylarca avlanmayı öğretiyor bilmem neyi öğretiyor yanından ayırmıyor kovmuyor besliyor büyütüyor . Direkt olarak öğretmese de öğreneceği koşulları yaratıyor ya da onlara engel olmuyor o koşullara .Evet bunlar çok sıradan gibi görünen çok alışılagelmiş durumlar . ama o iş öyle değil abi. Basit olgular değil bunlar.


    Bunlar öyle bir iki tane varsayım tezle açıklanacak şeyler değil. Sonuçta o olgunun ortaya çıkışında, çıkış süreçlerinde, sürecinde, (ya da öyle bir süreç var mı bilmiyorum.) yani en başından beri gözlemlenmiş, yani zamanında gözlemlenmiş şeyler değil bunlar, bu olgular. Ve binlercesi. Zamanında gözlemleyemedikleri şeyleri laboratuvara bile girmemiş süreçleri , deney gözlem süreçlerine girmemiş olguları, böyle fantastik ihtimal hesaplarıyla fantastik çok uzun süreç hesaplarıyla, yok denenmiş yok yanılmış ,yok milyonlarca süre denemeler sürmüş gırdım gırdım öyle bu acayip olgular evrimsel şartlar içinde oluşmuş bu akıl almaz olgular öyle mi? Yaratıcı kozmik bilgiye ya da bir Tanrı’ya inanmamak için neden bu kadar çaba sarf ediyorlar gerçekten anlamıyorum. Bir tanrı yoksa anlam yoktur kardeşim. Değer yoktur.  Amaç yoktur. İdeal yoktur. hiçbir şeyin anlamı yoktur. Her şey anlamsızdır. Her şey.  Her şeyi anlamsızlaştırıyorlar. bunun sen de farkındasın modernizm postmodernizm nihilizm materyalizm işte insanlığın durumu ortada. yapay zekayla birlikte insan denen şey de ortadan kalkacak insana ait değerler anlamlar kültürler, güzellikler , sanat falan hepsi yok olacak zaman içinde. Dünya, bundan etkilenmeyen bu süreçten kendini koruyan bir grup elit ve çok zengin insana kalacak .yıllardır anlatıyoruz yorulduk artık bu gidişatı da mı görmüyorsunuz ? bütün göstergelerini  takip ettiğiniz zaman zaten bu sonuca ulaşacaksınız bir de bu açıdan bakın artık. bunun altında yatan sebepleri ideolojik bilim tayfasının, küresel bilim kartelinin amaçlarını ben biliyorum onu başka bir makalede açıklayacağım. Zira buradaki blokta bile birçok şeyi açıkladım başka yazılarıma makalelerime bakabilirsiniz . Çok mantıklı temellere dayanıyor ideolojik bilim. evet güdümlü kasıtlı bir bilim var kendi kafalarında bir ideoloji var ve o ideoloji doğrultusunda birçok şeyi saptırdılar saptırıyorlar.


    Orada mıydınız ? Bilim bir çeşit din haline geliyor. Ve ortalık bilime tapanlarla bilim ne derse doğrudurcularla dolup taştı . Din abi bu artık din işte . Ben Evrim yok demiyorum ama bir yere kadar var evrim .gerisi güdümlü bir ideolojik safsata. Böyle konuşunca hemen aşağılama geliyor ve temelsiz bir ukalalıkla birlikte yok efendim evrim çok geniş çok derin bir konu sen bilemezsin falan. E o zaman sen bana açıkla da bilelim. Kim biliyor bunları? İç güdüler, doğuştan gelen bilgiler, akıl ve bilinç nerden geldi? Sapiens sıçraması, vs…hadi bana bunları açıkla ve temellendir ama tabi ki aşkın bir gücün yokluğunu yani tamrının yokluğunu esas alarak bana mantıklı bir argüman getir. Evrim deyip geçmek ne kolay. Tıpkı tanrı deyip geçmek gibi. Biz bile sizin kadar tanrı deyip geçmiyoruz ya da evrim deyip geçmiyoruz araştırıyoruz sorguluyoruz. Ama siz hakikatin bilgisine ulaşmış gibisiniz. biz bulduk abi tanrı falan yok. Bunun kendisi bilimsel bir düşünce değil.

    İnsan zihni unutmaz. Bütün bilgileri, yaşadığı, gördüğü, duyduğu her şeyi dosyalayıp arşivler. Yeter ki bunları daha sonra hatırlayabilmesi için ilgili ve gerekli ipuçları ona verilsin. Ya da bir şekilde bilinçaltına , ID’ye ulaşılabilinsin. İnsanlar bu durumu kendi kendilerine sıkça yaşarlar benzer bir olaydan benzer bir görüntüden benzer bir sesten bir kokudan bile 20 yıl önceki unuttuğu bir şeyi hatırlayıp kendisini o anının o anın içinde bulabilirler. Evet insan zihni unutmaz bunu kolaylıkla söyleyebiliriz peki durum buysa o zaman evren de , evrenin kendisi de , hiçbir şeyi unutmaz ve her şeyi kaydedip depolar. İnsan dediğimiz varlık nereden çıktı? Evren bir bütün ise ve biz de onun parçasıysak, parça her zaman bütünün özelliklerini taşır, bütünde ise parçanın bazı özellikleri illa ki zaten vardır . Zira seslerin kaybolmadığı ses dalgalarının kaybolmadığı ispatlandı. Evren unutmaz her şeyi kaydeder bir yerlere. Ve durum bu. Evren her şeyi kaydeder. Bu durum bilimsel felsefi ontolojik bir araştırma konusu olmalıdır. Bu olgu irdelenirse bu konu üzerinde çalışılırsa evrenin çalışma mekanizmaları hakkında daha derin bilgilere ulaşılabilir

    K.Çağlar Aksu

    02/03/2025
     

  • uluslar üstü güçlerin hakimiyeti kabul edildi ve sonunda resmileşti. Ulus devletlerinin üstünde, uluslar üstü küresel sermaye güçlerinin hakimiyetini, son yapılan (2022) G20 zirvesindeki bütün devletler kabul etti. artık ulusların ya da devletlerin değil; küresel liberal sermaye güçlerinin sözünün geçeceği sonunda resmiyet kazandı. küresel ölçekte stratejik karar mekanizmaları, uluslardan ya da devletlerden alınarak, resmi olarak uluslar üstü güçlere teslim edildi. Bunun en somut ve en küresel örneğine ilk olarak Pandemi süreçlerinde; arkasında dev ilaç şirketleri olan WHO’nun bütün devletlere istediği talimatları vererek onları hakimiyeti altına aldığı günlerde şahit olduk.

    devletleri ve ulusları tamamen ve sürdürülebilir olarak hakimiyetleri altına almak ve devamında da yok etmek istiyorlar. (devletleri ve ulus bilincini) Devletler onlar için uzun zamandır birer ayak bağı. devletler ve uluslar ise artık bu sürece karşı gelemiyor ve teslim oluyorlar. bireyler ya da şirketler daha da zenginleşirken, devletler fakirleşiyor, uluslar fakirleşiyor ve küresel şirketler zenginleşiyor. son 40 yılda kişiler zenginleşiyor devletler yoksullaşıyor. zengin ülkelerde kamu aktörlerinin elindeki servetin payı, kişilerin  ya da şirketlerin elindeki servetin payına yakın ya da onlardan çok daha az.

    Artık bugün devletlerin üstünde bireyler var. Jeff Bezos, Elon Musk, Bill Gates. Bunlar tabi bilinenler. Çok önde olanlar. Bunlar açıktaki bilinen krallar. Tek başlarına; insanoğlunun Mars’a yerleşmesi gerektiğine karar verebiliyorlar ya da atmosferi kendi üretecekleri bir tozla kaplayıp güneşin zararlı etkilerini azaltmayı yine tek başlarına planlayıp ilan etme cüretini gösterebiliyorlar, ya da yine tek başlarına kendi ürettikleri sıtma aşılarını Afrika’da yerlilere uygulayıp birçoğunun ölümüne sebep olabiliyorlar ve tartışmalı pandemi aşılarını insanlar üzerinde uygulayabiliyorlar. bu konuda örnekler bitmez. yapılacak iyi bir araştırma neticesinde yüzlerce örnek daha bulunabilir bundan eminim.


    işte bunlar Neo liberal küresel kapitalizmin ve Neo bireysel yani aşırı bireyici / yeni bireyci geç modernizmin sonuçlarıdır. dünyanın kaderi , doğanın kaderi, insan hayatı , bütün bir dünya, küreselci sermaye güçlerinin fantezi ve keyfiyet alanı değildir… İki çok büyük Dünya savaşı yaşadık, iki Dünya savaşı yaşadık ve atom bombaları patladı, hidrojen bombaları patladı , günümüzde şu anda bile hala büyük bir nükleer tehdit altındayız Bütün bunlardan hala ders alınmıyor. Şöyle bir gerçeği daha buraya bırakayım; birinci Dünya savaşı da, 2. Dünya savaşı da, II Dünya Savaşı’nın içindeki atom bombaları da, yine yine liberal kapitalist sistemin doğurduğu sonuçlardır. Günümüzde 3.paylaşım dönemine girmiş bulunmaktayız.


    toplumsal kimlik mi tekil özgürlük mü?  bütün mesele budur.

    ekonomi politik ve kültürel politik bu ikisinin çatışmasını yaşıyoruz uzun zamandır bunları uzlaştırmak çok zordur Prüten akılla, yani gelenekçi toplumcu  milliyetçi , milli kimlikçi kafayla pürüten kafayla, postmodern bireysel neoliberal kafanın uyuşması çok zor gözüküyor.

    dünyada  bu kavgaya son verilip dünyada var olan asıl temel sorunların üzerine gidilmeli;  açlık , fakirlik, işsizlik, adaletsizlik , eşitsizlik, ekonomik eşitsizlik , küreselleşme, kartelleşme, uluslar üstü – devletler üstü monopol sermaye güçleri, küresel terör, bölgesel savaşlar, gibi sorunlara yönelmelidir.

    batıda modern postmodern hareketlerle bireyselliği esas alan çoğulculuk düşüncesi hakim oldu.

    toplulukçu ve komüniteryan toplulukçu ve gelenekçi muhafazakar hareketler;  bireyci ,bireyselci hareketlerin  karşıtıdır. batıda son dönemde gelinen noktada ise bu hareketler, yine antitezini doğurdu ve  milli kimlik hareketleri ön plana çıktı.  bunu en son Amerika’da Trump hareketinde gördük, kongreyi basan insanlar toplulukçu ve komüniteryan yani milli kimlikçiydi.

    kapitalizm son 10 yıldaki üretim kaybını finansal şişme ile telafi etmeye çalışıyor.  ki başarı da oldu başarı sağladı.  Amerika’da her 4 şirketten ikisi zombi şirket.  borsada ise 3 şirketten biri zombi şirket.   yani geç modernizmi yaşıyoruz. kapitalist üretimde azalma oldu çünkü refah çok arttı işçilerin de refahı arttı tüketicilerin de refah arttı . orta sınıf eskisi kadar üretime motive olamadı halklar yani orta sınıftaki o işte Avrupa’daki Amerika’daki halklarda üretim azaldı böylece soyut finansal araçlar , postmodern sektörler çıktı özellikle hizmet sektörü daha da arttı finansal araçlar finansal ürünler satıldı. satılıyor. soyut kazanç araçları revaçta. Tüketim hızı ve tüketim endeksi, üretim hızı ve endeksini zorlamaya başladı. bu yüzden tedarik sıkıntıları ve enflasyon yaşanıyor.

    her tüketim davranışı neticede bir kültürel davranıştır . tüketim modelleri tüketim trendleri yeni kültürler oluşturur. günümüz geç modern dünyada bu yüzden kültürel bir patlama yaşanıyor , yeni kültürler yeni değerler yeni alışkanlıklar büyük bir gelişim gösteriyor işte bu noktada eski kültür insanlarıyla yeni kültürü insanları arasındaki çekişmeye şahit oluyoruz eski kültür toplumları ve yeni kültürü toplumları eski kültür mensupları yeni kültür mensupları arasında bir modern bir çatışma meydana geliyor.

    modern toplumdan ya da geç modern toplumdan önce bastırılan yok sayılan ne kadar şey varsa bunların hepsi geç modern’deki tüketim toplumunda kültürleşti her şey kültürleşiyor.  sex shop kültürü, internetten alışveriş kültürü , mobil bankacılık kültürü, internetten yemek söylemek, lgbt kültürü, new age inanç kültürleri, bastırılan eski etnik kimlik kültürleri, vs….

    tüketen birey daha seküler olacaktır şüphesiz. birey ne kadar çok tüketirse o kadar sekülerleşir . Çünkü dünyaya daha çok bağlanır, metaya eşyaya daha da çok bağlanır dünyevileşir.  tüketen insan , daha çok tüketen insan daha seküler insandır. ve daha bireyci ve bencildir.

    devletler ya da siyaset , eskiden bireysel ve modern talepleri,  toplumsal düzlemdeki değerlere ya da düzenlere uyarlayabiliyorlardı fakat artık bu çok zorlaştı. burada uyarlama derken tabii ki o modern ve bireysel isteklerin taleplerin tıraşlanması söz konusuydu ve artık tıraşlanamayan kesilip budanamayan ya da uyarlanamayan , dönüştürülemeyen bu talep ve istekler sıkıntı yaratmaya başladı. toplumlardaki halklardaki yerleşik kültürel değerler,  inançlar , manevi duruşlar,  kadim öğretiler,  dinler,  toplumsal yerleşik düzlemler ile bireyin bireysel özgürlüğünün sonucunda talep ettiği istekler arasında çatışmalar yaşanmaktadır.

    bilim ve teknoloji ise putlaştırıldı, fetişleştirildi ve piyasalaştırıldı, hatta siyasileştirildi. Özgürlükler de fetişleşmeye başladı. Bilim ve teknoloji; neoliberal ve karanlık ajandalı küresel güçlerin, keyfi stratejik yönetim silahı ve dünyada hegamonya kurma aracı haline geldi. Karl Marx din afyondur demişti , yani 150 yıl sonra gelinen noktada artık teknoloji afyon haline geldi. dünyada küresel konularda küresel sorunlarda, hatta yerel konularda ya da küresel planlarda stratejik yollar aranırken sürekli teknoloji ile çözülmeye çalışılıyor, her şey, her şey sürekli teknoloji vasıtasıyla teknoloji ile çözülmeye çalışılıyor. Halbuki tarihsel gerçekleri okuyarak tarihsel gerçekler analiz edilerek, tarihteki olaylar dan dersler çıkarılarak, oturup düşünülerek ayakların yere basacağı bir fikir üretimi, bir etik üretimi, bir ideal ya da idealizm boyutunda bir çalışma yoktur. her şeyi teknolojiye yaslayarak teknolojiden medet umarak her şeyi teknolojik düzlemlerde halletmeye çalışıyorlar ve tabii bunun arkasında siyaset var, piyasalar var, ticaret var , rant var birçok şey var.

    Ben ocu , bucu , şucu falan değilim. Tabi ki bir dünya görüşüm var fakat siyaseti sevmiyorum. İdeolojik olarak da siyasal olarak da hiçbir kamptan değilim. Kendi kampımdayım. Kendi ideolojim var. Hiçbir partiye de oy vermiyorum artık.   Parti , hükümet falan bunların hepsi geçici. Devlet ise ebed müddettir.  Devletimi , Türk Devletini ve bayrağı seviyorum. Devletimi küçük düşüren, itibarını yaralayan, devleti düşmanca ve haince hırpalayan ve algı yaratan kimler varsa karşısındayım. Bu konuda hassasım.  Sokakta bulmadık bu devleti. Türkiye Cumhuriyeti çok büyük tehditler atlattı ama şimdi daha büyük ve daha fantastik tehditler altında. Ben devletin, bakın altını çiziyorum devletin, egemenlik, özlük ve uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru müdafaa hatta pragmatik ve konjonktürel agresif politika haklarını çiğnemeye çalışanları da her yerde çiğnerim. Çiğnedim. Gazi M.Kemal Atatürk’ de savaştı. Kan döktü. Konjonktürel reel politikayı ıskalayıp bu fırfırlı romantik beyaz yakalı sanatçıların bu savaşa hayır tamtamları bana çok ürkütücü ve sahte ve hatta maksatlı geliyor. bu yeryüzünde insanın ayağı yerden kesilmedikçe savaş bir şekilde hep var olacak. Ya da bir ütopya gerçekleşmedikçe. (bkz. yükseliş ve ütopya – ana menü) Çünkü ontolojik ve antropolojik süreçler iyi ve kötü unsurlarından oluşur kadim tarihten günümüze dek. Ve çatışma devam eder. Marks bu konuda sonuna kadar haklı.  Sınıflararası çatışmayı ise doğuran şey zaten adaletsiz düzen , küreselleşme ve neokapitalizm. Kaynakların sınırsızca ve hoyratça tüketimi ise her şeyi bitiriyor. Etiği, ahlakı, kültürleri, güzellikleri ve insanı ve doğayı. Serbest piyasa, fırsat eşitliği, etik, hakların homojen dağılımı, ve özgür teşebbüs diye bir şey yok. Kartelleşme, tekelleşme, küresel sömürü, bireysel/küresel borçlandırma ve siyasi iltimas var. Piyasanın adalete, denetime ve etiğe dayalı değil de güce ve sınırsız/özgür talebe, sınırsız/özgür arza dayanması her şeyi alt üst etti. Aslında en baştan beri böyleydi. Yapıp geçtiklerinden beri. Sermaye ise genelde belli ellerde toplandı. Ben umutsuz değilim yine de. Marks , kapitalizm bir gün kendi kendini yok edecek bir canavardır der doğru. Ancak Kapitalizm bu saatten sonra tamamen yok olmaz. Birçok niteliği sabit kalmak şartıyla bazı çizgileri değişebilir. Değişecek. Dünyanın sanayi devriminden hemen sonra oluşan bu küreselci, sonsuz pazarcı, siyonist, emperyalist ve sömürgeci arz kaynağı ve matrixi değişmelidir. dünyada şu an dönen nakit para 200 trilyon dolar civarında. halkın bütün toplam borcu 400 trilyon dolar. yani bir mantığı kalmadı bu sistemin. Absürdleşti ve soyutlaştı. kripto paranın da çıkmasıyla finans piyasaları hepten soyut hale gelecek. Bu sistem ve bu piyasalar böyle devam etmez, edemez. çünkü mantığı ve sürdürülebilirliği nerdeyse kalmadı. Bir yerde hesap hatası yaptılar. uyanık olmazsak o hataya rötüş yapacaklar, uyanık olursak çökecekler. (uzun vadede) Ayrıca devletler karşılıksız para basıyor sürekli. Ukrayna krizi, savaş ve devamında Rusya^ya yapılan küresel yaptırımlar da bu çöküşü başlatabilir. bir anda büyük bir çöküş olması pek muhtemel değil. ancak fasılalar, basamaklar halinde bir çöküş olacak. Bitecekler. Bunun nasıl olacağını kendimce tasarladığım :”yükseliş-ütopya” adlı çalışmamda anlatıyorum. menüde bulabilirsiniz.

    Çok üretip çok satmak için insanın ihtiyaçlarını -sınırsız- ilan edip,  insanı sorumsuz bir tüketim hayvanı haline getiren Ekonomi tanımından itibaren, iktisat teorisine kadar, her şey yeniden yazılmalı ve hem komünizmden hem de biraz da kapitalizmden bir şeyler alıp -insan- ve -adalet- -merhamet- temelli yeni bir ideoloji ve matrix yazılmalıdır. İkisi arasında dengede bir sistem olmalı. İnsan doğası gereği sahip olmak istiyor illa ki bir şeylere, ama işte bu sahiplenme ve özel sermaye biraz sınırlı hale getirlmieli. Tüketim azaltılmalı. Sınırlanmalı. Özel mülkiyet yok edilmemeli hepten ama sınırlanmalı.  Özel sermaye, özel teşebbüs ise yarı yarıya devletleşmeli. Çünkü dünyayı ve devletleri ve bizi bir şekilde yönetir hale geldiler.

    Ulus devletlerin uzun vadede pratik olarak da yok olmaya başlayacağı (teorik olarak bir çoğu yok oldu malesef. küresel borç, truva atları ya da IMF batağındalar) ve sonunda tek dünya sahipli ve belli sermaye tekelinden yönetilen yeni bir matrix simülasyonu komplo teorisi olarak her yerde dillenip yazılıyor. Yıllardır. Bu bir komplo teorisi değil. 42 yıllık hayatımın 22 yılını bunu araştırmakla ve kafa patlatmakla geçirdim. tuhaf şeyler var dünyada. her şeyde ve her alanda. tuhaf işler…. Günümüzde ise küresel pandemi süreçlerinden sonra küresel ve yerel üretim mekanizmaları ve endüstri sekteye uğrayınca, bozulan arz dengeleri, artan talep düzeyleri ile karşılaşınca küresel enflasyona sebep oldu. Tedarik sıkıntıları ve stokçuluk da buna eklenmiş oldu.

    Küreselleşme dünyadaki her boktan şeye ekonomik ve sosyolojik hatta psikolojik zemin hazırladı zaten 30 yıldır. Ama bir şeyler ters gidiyor. birkaç yerde zortlamaya başladılar. Çin’in çok güçlenmesi, Rusya’nın yeniden güçlenmesi ya da 2008 küresel finans krizi, vs…. Ulus devletler ya da fark etmez bütün devletler, (Birleşik Krallık hariç) zaten bir şekilde dünya küresel sermayesi tarafından yönetiliyor. Akıl almaz sermaye birikimleriyle ve delirmiş finans güçleriyle devletleri gayr-i resmi olarak yönetiyorlar zaten. medya, finans, madencilik, enerji, silah, gıda, ilaç. bütün hayati sektörler ellerinde. Planları başarılı olursa dünyada bazı uluslararası şirketler resmi olarak bile belki de devlet olacaklar.(uzun vadede) Dünya küresel sermayesinin %80 i malesef belli ellerde toplandı. Devletlerin güçlenip küresel sermayeye kaptırdıkları bu akıl almaz pastayı, bir şekilde geri almaları gerekiyor. yoksa yandı gülüm keten helva.

    Vesselam , insanların devletlerine sahip çıkıp onları güçlendirmesi gerekiyor. daha sonra uyanmış olan bu devletlerin yüksek stratejik ortaklıklar kurmaları gerekiyor. tabi devletlerden önce milletlerin uyanmaları gerek. krizler yaşanacak. arz ve talep krizleri. çok uzun sürmeyecek. bunların göğüslenmesi gerekiyor. sancılı bir süreçten sonra güzel bir düzlüğe ve daha güzel bir dünyaya çıkılacak. Yoksa hiç de çok uzak olmayan ve yani göreceğimiz bir gelecekte hepimize çip takıp yürüdüğümüz adımı sayarlar bunlar. adım başı para keserler. İnternet ve sosyal medya sayesinde ise zaten bütün bilgilerimiz de ellerinde. Neler yapabileceklerini düşünmek istemiyorum pek. Paranın imanı yok demişler. Dünya hoş bir yerde değil dostum. Ve hoş bir yere de gitmiyor. Böyle giderse bu günlerimizi arayacak mum da bulamayız. Felaket tellalıyım evet. Yalnızca görüyorum.

    Devletin eksiği gediği yok mu ? Yanlışı yok mu? Var. Olmaz mı? -insanların- yönettiği bir sistemde hata olmaz mı? E napalım hata var diye anarşist olup iki bin yıllık devletimizi mi yıkalım?  Devletlerin tepesinde onları; istihtam sağlıyorum , tonla vergi veriyorum , üretiyorum , girdi sağlıyorum, ihracat yapıyorum diye onları yani devletleri  baskılayan hatta ezen , sömüren ve yöneten başka güçler olmasaydı böyle bir yazı yazmazdım. Para en büyük güç olmasaydı gider otuzuncu kere de olsa bir Ingmar Bergman filmi daha izlerdim.

    Bu durum çünkü artık yeni dünya düzeninde bir varlık yokluk meselesidir. Çok hassas dengeler ve çok acayip planlar vardır coğrafyamızda. Sevri kıçlarına sokmuştuk, Lozan ise içlerinde kaldı. Hazmedemediler hiçbir zaman. Konstantinapolis’i aldık, bütün Anatolia’yı aldık. Devlet olarak Pasif olup sinersek tam sıçarız o vakit. Tabiri caiz ise özür dilerim: Sulu sıçarız.   Genel Devlet politikası başka şey ( yani yapılması gereken genel geçer şey) , tikel  hükümet politikaları başka şey. Mesela ABD nin Vietnam ya da Irak / bağdat /saddam/ körfez politikası, Afganistan politikası , BOP politikası, doğru ya da yanlış bir devlet politikası.  Hangi başkan gelirse gelsin bunu devam ettirdi. Ha konjonktür değişir dünyada çok değişik bir şey/şeyler olur o zaman genel devlet politikası da değişir. İşte bizim de bir devlet politikamız var. Ortadoğu bataklığına hiç girilmemeliydi. Suriye’ye bulaşmak pek faydacı bir düşünce değildi, bunları ayrı tutarım. Ne olursa olsun Emperyalizm ve ABD karşıtı ve Rusya müttefiki Esat’ı iyice Rusya’ya itmek değil; Esad bizim tarafımıza çekilmeliydi. Dış politikamızda Rusya ile yıllar sonra derin stratejik ortaklıklar yapmaya başladık ve bunu devam ettirdik. Suriye ile de böyle bir yola kavi olarak başlamıştık ve fakat neden devam ettiremedik? Esad ın bir diktatör olduğunu o günlerde bilmiyor muyduk? vizeleri kaldırmıştık, Esad ile pikniğe çıkıyorduk. Biz ise Muz cumhuriyeti değiliz. Bizim de ABD gibi bir devlet politikamız vardı. Atatürk’ den beri gelen devlet politikası. yurtta sulh cihanda sulh. Gazi Paşa yazdığı Nutuk’ta arapların birbirleri ile olan anlaşmazlıklarına kesinlikle müdahil olunmayacağını ve ortadoğu bataklığına kesinlikle girilmeyeceğini bildirmişti. Stratejik ve jeopolitik konumumuza göre ve dünyadaki konjonktürel durumlara göre tanzimattan beri oluşan yaklaşık iki yüz yıllık politikadır bu. ve bundan çıkmamak gerekirdi. Kardak kayalıkları ya da kıbrıs çıkarması ya da  birinci dünya ve istiklal savaşları vs .. bunların alayı devlet politikasıdır. Oysa bugün son 10 yıldır Yunanistan’ın ege denizindeki adalara yaptığı eylemlere bir şekilde göz yumuldu. sonuç ise ortada. Suriye savaşına müdahil olmamızın ağır sonuçlarını ise burda saymama gerek yok zaten. Bügün yeni bir konjonktür oluşuyor dünyada. 1. ve 2. dünya savaşları hammadde ve pazar paylaşımlarından sonra dünya bugünlerde 3.paylaşım dönemini yaşıyor. Sıra akdenizin paylaşımına gelmişken he oturup bekleyelim hiç bir şey yapmayalım sonra gelip ümüğümüzü sıksınlar hepten.  Pkk ile yıllardır sıktılar zaten.  Devlet olarak pragmatist hatta opörtünist bir şeyler yapmazsak ve devlete sahip çıkmazsak , pkk bitse de başka bir şey başlar, başlatır o küresel legal çete. Devletlere ve devletimize destek olmalıyız. Onlar dünyada artık devlet istemiyorlar. Devletleri ayak bağı ve zaman kaybı olarak görüyorlar. kendileri devlet olmak istiyorlar be gülüm…

    Konjonktür bunu gerektiriyor çünkü.
    Hele ki lanet olsun yıllar önce bin yıllık Türk Devletinin kozmik odasına girdiler ki durum artık daha ciddi ve hassas.

    Bayrağıma, devletime ,  kültürüme, bu topraklara, eğitimsiz bırakılıp algıya düşürülen insanıma sevdalıyım. Küreselleşme altında ezilen kültürüme sevdalıyım. Kimliğime ve ne olduğuma, kim olduğuma sevdalıyım.  Köklerim ve kimliğim beni ben yapan tek varlığımdır. Ülkemdeki bütün kimlikler de bana -ben- katmıştır. hepsi canandır. Kutuplaşma ve ayrışmaya acil olarak son vermeli ve hepimiz yurttaşlıkta ve yurtsever kimlikte birleşmeliyiz. Bizim Anadolu’dan başka bir yurdumuz yok, başka gidecek yerimiz de yok!

    kendi ideolojime yaklaşan bir hareket olmadıkça ülkedeki bütün partiler benim için aynıdır. oy falan vermem. yabancı sermaye için binbir takla atan partilerle hele hiç işim olmaz. Antiküresel ve sistem dışı davranan bir parti çıkarsa belki.

    Şimdilik hepsi bu. Antileriniz bol olsun.
    Selamlar esenlikler dilerim.

    K.Çağlar Aksu 

  • Anlamsız bir varoluş, devamında sayısız ve derinlikli anlamlar yaratıp kendini sürdüremezdi.  Düşüncesiz ortaya çıkan bir oluşun içinden  -düşünce- var olamazdı. Aklın varlığı,  akılsız başlayan sürgit bir hengame içinde ortaya çıkamazdı. Anlamsızlıktan ise sadece anlamsızlık çıkar. nedensizlikten nedensizlik çıkar. Üstelik aklı bile ortaya çıkaracak tutarlı bir nedensellik çıkmaz. 

    Big Bang ‘ ten beri evrenin sayısız süreçlerinin,olaylarının, olgularının her birinin tesadüfen, anlamsız ve düşüncesiz vuku bulması, aynı absürd tesadüflerin/olasılıkların yine absürd bir inat ile tekrarlanması ve devam etmesi fikri akla aykırıdır. Determinizm ve nedensellik.ya da belirsizlik adı her neyse bunun sürekliliğinin 13,5 milyar yıldır aksamadan devam etmesi ya da ilk proteinlerin faklı yer ve koşullarda ortaya çıkması, amino asitlerin ortaya çıkması, ondan da önce büyük ve basit atomların ortaya çıkıp ( hidrojen, helyum) başka atomları ve elementleri oluşturması ( karbon, oksijen, azot)  ve sonra Cambriyen çağı ve sonra, ve sonra….. ve aklın ortaya çıkması. Dilin ve sözün ortaya çıkması. Kaos ya da determinizm. Tanımlar benim için önemli değil. Ben her sabah uyanınca yeniden nefes alabiliyor muyum? Planck ya da entropi sabiti devam ediyor mu? Kanım hala kırmızı mı ya da güller? Güneş hidrojeni helyuma dönüştürmeye devam ediyor mu? Ve diğer bütün yıldızlar. Kaos ya da belirsizlik denilen şeylerde böyle çok uzun süreli sabiteler, süreğenlikler ve devamlılıklar olmaz. Demek ki kuantum mekaniğinde görülen belirsizlik bile evrendeki ve doğadaki belirlilikleri sağlıyor. Atom altındaki belirsizlik atom üstündeki belirliliği sağlıyor. Ve diğer yüzlerce sabiteyi ve yasayı.

    Biz ise bu yeni yüzyılda yapay zeka ile yeni bir aklı ortaya çıkarmak üzereyiz. Demek ki bir aklı ancak başka bir akıl ortaya çıkarabiliyor. peki öyleyse biz de akıllı isek o halde bizim aklımızı da bizden üstün bir düşünce ve güç oluşturdu dersek bana göre çok mantıksız bir sentez yapmış olmayız. Çünkü gerisi ürkütücü bir saçmalık. Akıl,  her şeyin kanıtıdır. varlığın da kanıtıdır, var olmanın da kanıtıdır.

    Bu evrenin içindeki bütün dalgaları, frekansları, dalga boylarını, bütün kuantal alanları, kuantum salınımları, bütün devinimleri, ışımaları , yayılımları , karanlık enerji ve karanlık maddeyi çözememişken kalkıp bu evrenin içinde , tekrar ediyorum evrenin kendi içinde biz bir hiçlik alanı oluşturduk demek ve sonra da biz bilim yapıyoruz demek hangi rayonel bütünlük içinde ele alınabiliyor. Biz hiçlik alanını oluşturduk ve içinde parçacık oluştu. Ne güzel ya. Tamam da sen o deneyi yine bu evrenin içinde yaptın. Komik gerçekten. Senin sağladığını sandığın o hiçlik alanı ne kadar bir hiçlik alanı ve nasıl bir hiçlik alanı? Hiçliğinin oranı ne? Hem sonra hiçliğin alanı mı olur? Hiçliğin alanını nasıl ölçüyorsun? Hiçliğin tanımı yoktur ve tanımlanırsa hiçlik değildir. Bir kuvezin ya da tüpün içindeki boşluğa hiçlik mi diyorsun? Bana 15 lt hiçlik sar.  Çevresinde kendisini saran bir tüp bulunan bir alan bir hiçlik olur mu? O halde bana evrenin içinde bir köşede, kendisi doğal olarak kendi halinde duran bir hiçlik alanı göster. Bunu yapamazsın işte. anca kuantum vakumuna hiçlik dersin. Kuantum alanlarına ve kuantum dalgalanmalarına hiçlik dersin. O alanlarda çok çok kısa zaman dilimlerinde sanal parçacıklar oluşup kaybolur ve sen kendi kendine hiçlikten parçacık oluştu dersin. Evrende hiçliğin olduğu bir yer yoktur. Casimir etkisi deneylerinin hiçlikle ve yokluk ortamıyla hiçbir ilgisi yoktur. Yokluk ya da hiçlik demek sıfır potansiyel ve sıfır hareket demektir. Evrende hiçlik alanlarının var olmayışı bile evrenin bir var edicisi olduğunu kanıtlamakta. Evrende hiçlik alanları olsaydı, evrenin kendi kendine bu hiçlik alanlarının birinden ya da bunlar gibi bir hiçlik alanından doğduğunu söyleyebilirdik. Bu hiçlik alanları, tıpkı kozmik mikrodalga arka plan ışıması kalıntısı gibi evrenin belli başlı yerlerine dağılmış olurdu. Buradan çıkan sonuç ise Big Bang ve enflasyondan önce felsefi olarak da bir hiçliğin olmadığıdır.

    Big Bang’dan önce Tanrısal ortam vardı. Bu sebeple bir hiçlik ortamından zaten söz edilemez. Evren yaratılmadan önceki ortam Tanrısal ortamdır. Big Bang olayı ise bir dönüşüm olayıdır. Var olan Tanrısal ortamın başka bir Tanrısal ortama dönüşmesidir. Varlığın tümü ise zaten çeşitlenen bir Tanrısal ortamdır. Değişen ve dönüşen Tanrısal ortamlar bütünü. Tanrısal ortamla Tanrı farklı kavramlardır. Tanrı’nın yarattığı bütün sistemler ve varlıklar birer Tanrısal ortamdır.

    Fizik felsefi anlamdaki hiçliği kabul etmez. Hal böyleyken yapılan deneylerde yokluk alanı-hiçlik alanı oluşturuldu demek tuhaf bir PR çalışmasıdır. Gözlemlenebilir evren de bir kuantum alanının, belki de ilk kuantum alanının içinde oluşmuştur; çünkü enerji kendi kendini yoktan üretemez veya yok edemez. Evrenin ve enerjinin, sabitelerin, belirliliklerin bir başlangıcı varsa, bunun bir başlatıcısı da vardır.

    Anlamsız bir varoluş, devamında sayısız ve derinlikli anlamlar ve belirlilikler yaratıp kendini sürdüremezdi. 

    vardan var olur.

    hiçten hiç olur.

    K.Çağlar Aksu

  • .

    gün hep kuyumuza inerdi

    sonra neler neler çekerdi

    akşamdı perdeler 

    uzun uzun uzardı uzun uzun biterdi

    eteklerine devrilirdi günlük güneşlik gün,

    açılmazlardı açılmazlıkta, açılsalarda,

    akşamdı perdeler

    eteklerine yığılırdı zavallı günler

    an hep kuyumuzu kazardı

    gün hep kuyumuza inerdi

    akşamdı perdeler 

    bize en sabah yerinde bile mevsimin

    günü yutmuştu hep ağzından hızlı

    canavar zaman obur

    akşamdı perdeler kapanan kahır

    yüzümüzü başka bir karanlık tutmuştu

    gök yine elimizde kalmıştı

    akşamdı perdeler karanlığı bir yere bırakmazdı

    uzun uzun uzayıp salınan, açık pencereyi düşman gibi kuşatan

    kibirle ve kasvetle savrulan, saçılan

    akşamdı perdeler

    kendimizi düşmesine yazmıştık hayalin

    hep kırılmasındaydık güllerin

    hep sürünmesindeydik her şeyin

    hep ölünmesindeydik sallanan beşiğinde hayatın

    gezgin olsak yolda kalınmasındaydık

    hayatın ihtiyar elinden bırakılmasındaydık

    akşamdı perdeler çünkü düşülmesindeydik hayalden

    suya, kanın önsözünde bizdik

    karanlık hüzünlere eğilip kanayan dizdik

    akşamdı perdeler akşamdı işte

    ağladık mı? elimizi deli bir güneş öpmüştü yazdık

    ıslak sessiz kalabalık, aklımız başımızla hep mesafeli,

    bir orman içimizde yapayalnız tutuştu her an

    ne hızlı döndü dünya 

    ağladık

    akşamdı perdeler akşamdı

    meyler yetmezdi

    kadehler hep kısa                                 

    ömrü çekmezdi.

    kuyulanmış boğuk suların kahrını süsler

    akşamdı perdeler 

    şataraban bilmezdi 

    bizdeki bu hisleri

    göğsümüzde yer etmiş deli duman sisleri

    tenimizde yazılmış hep cehennem isleri

    akşamdı perdeler hep akşamdı perdeler

    ince kapılarına bahtımızın dayandık

    tepemizde hep bir uğultuyla dolandık     

    merdivenlerden indik merdivenlerden çıktık

    perdeleri açtık perdeleri çektik , perdeleri araladık, dünyaya baktık,

    ağladık

    akşamdı perdeler 

    hiç mi hiç

    açmadık sonra sonra

    günü yutmuştu hep ağzından hızlı konuştu

    canavar şehir obur, canavar zaman,

    gürültülü kalabalık kupkuru

    bir orman içinde 

    yapayalnız tutuştu                  

    bir orman içimizde  

    ne hızlı döndü dünya

    hayatsa bize yaşamak budur!

    akşamdı perdeler günü yutmuştu 

    açma perdeleri

    dur

    Sır ve Sur (2011)

    .K Çağlar Aksu

  • yakıyorum

    yakıyorum kendimi
    çürümüş güzel bir köşkü yakar gibi
    sarhoş ıslığında gölgelerin
    aç bir çocuğun ıssız kemiklerinde
    benim duyulmamış bir şarkım vardı.


    elleri şeytanın yakasından düşüyor dünyanın
    ayakları kesiliyor güzellik yolundan
    başka şarkıları tıkadılar kulaklarıma sonra, zorla,
    aç bir köpeğin ıssız gözlerinden üşüdüm
    beyaza sağır bir kar yağıyor şimdi ömrüme,
    yankısız soğuk duvarların içinde hıçkırıklar yumak yumak
    kedileri kaçırtan beş para etmez ciğerleri
    boşluğa dolmuş hava diye solunan utancın.

    başaklar susturuldu
    barkot gürültüsü şimdi her tanede
    ve her şeyde bir paha
    vebalanmış bir ortaçağ şehriyim
    yakıyorum beni oluşturan bütün benleri
    kendi hükmümü verdim ben de sağırım
    kelle uçuran giyotin satırları gibi ağırım,
    çok kafalarım benden ayrıldı
    döndü ve yuvarlandı.

    dır dır edenlerim oluyor

    diretenlerim, direnenlerim,

    drenajlarım, patinajlarım,
    kiliselere kitleyip yakıyorum
    ne kadar varsa benden, hepsini,
    kendi kendimi boşalttım boşluğa, oysa,
    bir şarjor dolusuydum karanlığımın alnına,
    kendimi kendim de duymuyorum
    artık dünyayı da sizi de
    barkotları da

    döndürün çelişki çarklarınızı
    dünyanın tüm yeni çatıları uçtu benim gözümde
    yakıyorum kendimi,
    serpilmiş gürbüz bir tarlayı yakar gibi
    benim gözümde yangın,
    dumanı hayallerim, desenlerim,

    nakışlarım, ben düşümü güzellikle oyaladım renk renk,
    hayat ise kalbimi oyalıyormuş meğer hep sökülüp durdu ne düşündüysem ulu saflık uğruna,

    inanma kalbinin kasnağına,
    aslolan feleğin çemberindeki yazma,
    diyesim var yakıyorum kendimi.

    canımın ipliğini kaderin iğnesinden geçirip dikiyorum yırtığını ruhumun,
    her şafakla yeniden sökülüyor, yoruldum.

    her dem ergen isyanımın bakir ateşinde
    yoruldum yakıyorum kendimi,
    annemin kutsal kızlık küllerine özenip,
    yakıyorum kendimi temiz tüllerine karışıp,
    annemin gelinliği, tertemiz bir nedendi bana,
    saf alevler yıkasın beni, su da kirlendi.


    saflığın soylu evi beyazdı, ala boyandı,
    çatılar kiremiti, bacalar dumanı yadsıdı,
    bu dünyada beni karşılıksız,
    bir annem kutsadı.

    beni avare terzi yerine koyan dünya!
    iplik de senin, iğne de, öyle mi?

    felek de senin, çember de senin, yazma da,
    oya da, öyle mi?

    ama isyan benim, istenç benim,
    beni kendimden ayırıp, beni de başka eden
    yine sendin. yakıyorum kendimi bütün dallarımı, köklerimi. yağma görüp satılmış, söndürülmüş, uzanınca bir hayale gövde gövde sökülmüş, kurumuş ve rüyasız ağaçlar dolu tenimi yakıyorum kendimi,

    kendimi kendimden boşaltıp çürümüş güzel bir köşkü yakar gibi, kayıtsız, aç bir çocuğun ıslığında vakur ve bütün şarkılarına onların sağır,

    yakıyorum kendimi,
    ve safça
    safça yakıyorum kendimi
    bir dünya dolusu kül
    değil mi dönüp duran bu devran?

    toprak toprağa,
    küller küllere,
    toz toza.*


    *yeni ahit/yaratılış

  • “Halk bir fikirdir. Bir halk olmalıyız. Kâmil insan, küçük bir halktır. Hakiki popülarite, insanın en yüksek hedefidir. ”

    Novalis

    POST RÖNESANS VE İDEAL YENİ

    (Hayal Taslak)

    Not: Bu blogdaki bütün fikirler, beynimdeki bazı olaylardan esinlenerek yazılmıştır. Tamamen “hayal” ürünüdür.

    Yükseliş – Ütopya

    A.Bireysel Yükseliş

    1.İdeal Yeni

    Her yenilik iyi ve ideal değildir. Farklı ve yeni olan her şey modern değildir.  Modern olan nesne ya da suje tamir edici olandır. Yok edici olan bir değişim ya da yenilik çağdaşlık ya da ilericilik demek değildir.  Ancak ideal olan şey yenidir. İdeal olan şey her zaman yenidir. ideale yaslanan , ideale götüren, ideali isteyen her şey her zaman hem yenidir hem de gerçek fayda sağlar. İnsanın en yüksek hedefi idealitedir. Hakiki popülarite ve hakiki klasik budur. İdeal olan her zaman popülerdir. İdeal olan fikre ve hakikate dayanır. Materyal olan ise, hırsa ve yalana dayanır. İdeal olan vicdana dayanır. Ne kadar renkli de olsa, bir yalanın içinde vicdan barınamaz. Bu yüzden Materyal olan, toplumsal vicdanı eritmekle meşguldür. İdeal olan, uyanık ve ideal bir zihinle hüküm sürüp yalana ve hırsa dayanmadığı için adil bir düzene doğru götürürken; materyal olan daima yıkıcı bir kaosa doğru götürür. Şeyi ve şeyleri materyale hedefleyen , şeyi bir materyale dönüştüren yaklaşım ne kadar yeni de olsa aslında her zaman eskidir, paslı ve zehirli bir hurdadır. Bizler onu ışıltılı görürüz. Görmekteyiz. Güncel olana uyum sağlayan(!) her yeni, konformist ya da pragmatik eklentiler; modern falan değildir, hakiki olanın ya da ideal olan durumun yerini asla alamaz . Kötü ve vahim bir sonuca ulaştırıcı olan bir hedef, bir hedef değil bir tuzaktır. İşte bütün bunlardan hareketle günümüzde insanlık, bir hedefi hedef almış durumda değildir. sadece bir tuzağa doğru dolu dizgin koşmaktadır.

    O halde materyal yeni değil; ideal yeni. O halde artık yeni materyal değil; yeni bir ideal.

    5.İdealist Algı

    Güzel doğruluk ve doğru güzellik için. Güzel ve sağlıklı düşünce. Dünyevi arzu ve isteklerde orta yol hali. Artık her güzellik doğru değil. Her doğru da güzel değil. Anlamsızlığın ve mekanik algının bertaraf edilmesi.

    4.Tamir edici modern. ?? ideal yeni-yeni ideal

    6. Saf Düşünce, saf soru, saf cevap. yalın beyin.

    7. Ben

    narsizmin , kibrin , bencilliğin ve benmerkezciliğin, neoözgürlüğün yargılanması. Post modernite ve neoliberal algının insan ruhundaki etkileri. Tüketim ve üretim kültürünün, Bireyciliğin yapı sökümü??? Toplumsallık ve kolektivist yaklaşım yapı sökümü?? birey ve toplum arası bir merkez yok mu?

    8.Zevkçilik

    Zevkin yeniden inşaası ve Rekonstrüksyonu (Hedonizmin yok edilmesi)

    -etik ve estetik.

    9.Nihilizm

    Değersizleşmeye ve değersizleştirmeye karşı bir antitez. (anlam ve mâna)

    10. Antiküresel Algı

    Küreselleşme, Batılılaşmanın kitsch ve yoz bütün türevlerinin merkez alındığı ve masum bir kültürel alışverişle alakası olmayan, evrensel bir algı hastalığıdır. Küreselleşme, Homo Neoeconomicus ve pazardır. Küreselleşme, internet ağları ile insanları kıtalar ötesinden birbirine bağlayan, görüştüren ya da ürünleri, fikirleri, kültürleri kaynaştıran masum bir oluşum değildir.

    Her yenilik iyi ve ideal değildir. Farklı ve yeni olan her şey modern değildir.  Modern olan nesne ya da suje tamir edici olandır. Yok edici olan bir değişim ya da yenilik çağdaşlık ya da ilericilik demek değildir.  Ancak ideal olan şey yenidir. Güncel olana uyum sağlayan her yeni, konformist ya da pragmatik eklentiler, hakiki olanın ya da ideal olan durumun yerini asla alamaz .

    Baskın kültür, baskın medeniyet, baskın fikir hangisi ise kaynaşacak olan da sadece onunkidir. Diğerleri ezilir, kimliksizleşir ve kaybolur.

    Küreselleşme ve globalizm, görkemli bir zokadır.  ucunda yem olarak neoliberalizm, post modernizm ve vahşi kapitalizm vardır. seç beğen yut ve yok ol.

    #Antiküreselalgı

    #antiküreselalgı

    Küresel sermayenin bilim çetesi ile yeni model insan ve yeni model yaşam geliyor. Yapay zeka,  Siber Devrim, Metaverse, Transhumanism, Neuralink. ( yarı bio, yarı yapay insan)

    yeni model insan.

    Küreselleşmenin güzelliklerini, rahatlıklarını, avantajlarını, küresel görüş ve küresel felsefeyi, küreselleşmenin nimetlerini kim sayıyorsa yıllardır onlarla kapıştım her yerde. 

    Küreselleşme son 30 yıldır dünya halklarının ve yerel kültürlerin, bütün güzelliklerin, güzel soylu manevi değerlerin, duyguların, renkli, farklı inanış ve fikirlerin yani insana ait ne varsa hepsinin sonunu getirecek olan paradigmanın başlangıcıdır. İnsana dair pek bir şey kalmayacak. Belki de hiçbir şey.

    Getirecek demişim, getirdi sayılır zaten.

    Amaçlanan şey;  tek tip insan modeli ve tek dünya kültürü ile dünyayı; muhalif algılar , değerler, kutsallığı olan duygular, aile , toplum ve dinler olmadan daha kolay yönetmek ve ürettikleri her şeyi daha da kolay satıp dayatmaktır. Sosyopsikolojik ve Sosyokültürel projelerle birlikte tabi ki ürettikleri teknolojilerle, Kesinleşmiş Somut ve Kalıcı Hakimiyeti kurmuş olacaklardır.

    Amaçlanan şey ise ne yazık ki bugün belli oranda başarılmış durumdadır.

    #antiküreselcialgı

    B. Kitlesel Yükseliş (ideal yeni)

    1.Tüketim Kotası

    Doğrudur. Yeni bir şeyler söylemek çok modern gösteriyor. hatta post modern gösteriyor. tatlı ve havalı geliyor. o kadar havalı ki ayaklar yerde değil artık. örümcekli muhafazakarlık yapacak dünyadaki en son insanlardan biriyim lakin gerçekten ayaklar yerden kesilmiş durumda. tüm dünyada.

    Tüketici ve post modern kültür. Tenekeden modernizm. Teneke Modernizmi. İçi boş ve idealite olarak çok zayıf. Modern dediğimiz sujenin ideal olması gerektiğini, yeni dediğimiz bir şeyin idealite sınırları içinde olması gerektiğini bu blogdaki sayfalarımdan birinde yazmıştım. buna da, -***ideal yeni- adını vermiştim. peki ideal yeni nedir? ideal olmayan şey; aslında sahte ve günübirlik fayda sağlayan ama özünde mantıksal bir sürdürülebilirliği olmayan, uzun ya da orta vadede tehlikeli sonuçlar doğuran şeydir.

    insanoğlu ve küresel nizam uzun zaman önce çok kötü bir karar verdi. dünya bizim idealimiz mi yoksa materyalimiz mi? malesef ikincisinde karar kılındı. Materyal mi? İdeal mi? İdeal değil de materyal paradigmanın sonucu olarak da; 21 yy a girer girmez , neoliberal ve post modern dünyaya ve hayata merhaba dedik. Küresel sermaye krallıkları ile birlikte makro tüketim kültürü, özgürlük fetişizmi, hedonizm ve post truth anlayışla tanıştık. Bireyselliğin pik yaptığı orta ve üst sınıfların genişlemesiyle birlikte talep ve tüketim zirveleri yokladı. Kavramlar, değerler, dengeler ve sınırlar amorf bir hale geldi. insanoğlunun ayakları yerden kesildi. her alanda.

    yeni bir şey söylemek, yeni bir şey söylemeyi fetişleştirmek trendi hızla yayıldı. yani sadece farklı görünmek için ya da sadece yeni bir şey söylemiş olmak için tehlikeli fikirler ortaya döküldü. Sırf modern ve marjinal görünmek için, hayati kavramlara, değerlere klişe ya da antika yaftası vurulup küçümsendi.

    ***İdeal Yeni: Her yenilik iyi ve ideal değildir. Farklı ve yeni olan her şey modern değildir.  Modern olan nesne ya da suje tamir edici olandır. Yok edici olan bir değişim ya da yenilik çağdaşlık ya da ilericilik demek değildir.  Ancak ideal olan şey yenidir. Güncel olana uyum sağlayan her yeni, konformist ya da pragmatik eklentiler, hakiki olanın ya da ideal olan durumun yerini asla alamaz.

    modern olmak; yeni çıkan Iphone telefona sahip olmak değildir. yeni çıkan trend bir çantaya ya da spor ayakkabıya sahip olmak da değildir. Sonu gelmeyen bu yeni olanı hunharca tüketerek modern olduğunu sanıp salına salına dolaşmak hiç değildir.

    Var olmak…Tüketmek değildir. Var olmak ,,,, Gereksizce ve mantıksızca üretmek de değildir. Var olmak üretim fetişizmi ya da tüketim fetişizmi de değildir. Post modern küresel tüketim kültüründe ne kadar çok ve nitelikli tüketiyorsan o kadar varsın. o kadar tanınırsın, adam yerine o kadar konursun.

    Bir sayım yapılsa yani bütün dünyada bütün üretici şirket sahipleri kaç kişi? ve bütün tüketiciler yani bizler kaç kişi? Tüketicilerin sayısında pek zorlanacağımızı zannetmiyorum. üreticileri de kendiliklerinde tüketici sınıfına dahil etmeden sayacağız ama. üretim yapan, sanayici, endüstriciler.

    Modern olmak nedir? ne değildir? yeni nedir? neye yeni denir? İdeal olan şey yenidir. Materyal olan şey asla yeni değildir. Tükenmeye ve hızlıca eskimeye mahkumdur. Ne klasiği olur , ne popüleri. Hızlıca gelip geçen ve tüketilen şeyler vardır. Materyal olan şey arıza yaratıyorsa ideal değildir. Fazlalıktır, gereksizdir hatta hastalıktır. Tüketim bağımlısı haline gelen dünya orta ve üst sınıfları bunun sürdürülebilir ve ideal olmadığını anladığında çok geç kalınmasından endişe duyuyorum. Bu duruma kendimce ürettiğim çarelerden biri olan “Tüketim Kotasını” da yazıp bu sayfalardan birine ekledim. (Bkz.Yükseliş – Ütopya)

    Reklam, PR, Marketing, Propaganda ve algı yönetimleri fırtınası içinde savrulan, hayatta ne istediğini ya da gerçekten neye ihtiyacı olduğunu bile tam olarak bilemeyen, hatta hiç bilemeyen, kararsız , maymun iştahlı, doyumsuz, tatminsiz, gözleri boyanıp sürekli tahrik edilen şaşkın bir toplum; neyi düşüneceğini de bilemez ve her alanda sağlıklı fikirler de üretemez. robotlaşır, mekanikleşir ve hep aynı yanlışları mekanik olarak yapmaya devam eder. Hayatı ve kararları, görüşleri , fikirleri artık ona ait değildir. her ne düşünüyorsa ve her ne fikir üretiyorsa; o şey ancak bu sistemin içinde ve ona göre olmak zorundadır. bu insan artık bir tüketim nesnesidir. Görevini yapmalıdır. yani aslında bir nevi köledir.

    İşte bu hasta insanın ürettiği fikirler de tabi ki post truth olacaktır. Halbuki gerçekten ötesi yoktur. yani gerçekle, hakikatle bağını koparmış olacaktır. materyal sistem ve materyal algı içinde savrulur ve sonunda yok olur. Materyal durum, günceldir ama sahte ve tehlikeli bir düştür bu. renklidir hatta sıcak gelir fakat sonu faciadır. hayal kırıklığıdır. her tüketim insanı için, her materyal insan için, her köle insan için bir gün mutlaka o kocaman parıldayan beyaz atlar farelere, o gösterişli araba da bal kabağına dönüşecektir. bu kesindir.

    insanoğlunun ayakları yerden kestirilmiştir. kesilmiştir.

    Yeni gerçek, yeni normal. Bunlar tuzaktır. Sahte gerçekleri yapay bilinçlere; nesnel gerçek ya da objektiflik olarak yutturmak; piyasanın ve küresel sermayenin çok becerikli olduğu bir alandır. Küresel sermaye ve Pazar. Bunlar reklam sektörüyle birlikte renkli, sürekli ve çok derin bir arz döngüsü yarattılar. Bir ürün üretiliyor ve hemen sonra onun yeni modeli çıkıyor. Birey bir ürün alıyor ve onu daha bir yıl bile kullanmadan onun yeni modelini ya da başka markanın başka özellikli olanını satın alıyor hemen. Böylece küresel bir müsriflik ve tüketim manyaklığı egemen oluyor. Çamaşır makinası alıyorum çamaşır yıkamak için. sonra onun internete bağlananı ve şarkı çalanı çıkıyor gidip onu da alıyorum. sıfır araba alıyorum sadece bir yıl anca biniyorum. Fritöz alıyorum bir yıl kullanmadan zaman ayarlısı çıkıyor gidip onu da alıyorum. Küresel Sermaye ve Küresel Endüstri’nin arz döngüsü , standart yenileme düzleminde hüküm sürüyor. sürekli ama sürekli standart yeniliyor. çünkü insanlar tutumlu olsa ve ürünlerini 5 er yıl , 10 yıl , 15 er yıl kullansa ; küresel tüketim büyük oranda düşecek ve yarattıkları o müthiş arz üretimi ellerinde patlayacak. ben çamaşır yıkamak istiyorum , konuşmasına gerek yok. İhtiyaç yaratmak, ihtiyaç icat etmek, gereksizlik üretmek. ve satmak, ve satmak ve satmak.

    modern olan şey, tamir edici olandır. Ancak İdeal olan şey yenidir. sürdürülebilir olandır. insanı insanlığından çıkarmayan şeydir. insanı ruhu, zekası, kimliği, bilinci ve vicdanıyla çoğaltan şeyler moderndir. İnsanı eksilten her şey her zaman eski ve bozuktur. yeni ve sağlam değildir. öne sürülen, ortaya atılan bir yeni, ideal değilse , o şey yeni falan değildir. fake bir yenidir. (fake yeni) sahtedir. yeni olan şey, ideal olandır.

    materyal olan her yenilik; cılız ve paslı bir tenekedir. çok ses çıkarır ama içi boştur. renkli bir tuzaktır ya da.

    “Halk bir fikirdir. Bir halk olmalıyız. Kâmil insan, küçük bir halktır. Hakiki popülarite, insanın en yüksek hedefidir. ”

    Novalis

    Modernizmin en renkli ve cazip zokası şu birey denilen şey aslında sistemin seni sadece ve sadece bir tüketici olarak gördüğünü saklamak için bunu senden gizlemek için hazırladığı renkli gösterişli bir kılıftan başka bir şey değildir.  Özgürlük denilen şey ise sadece tüketim ve üretimle ölçülmektedir. Birey denilen şey sistemin sadık kölesidir. dünyayı yöneten şirketleri daha da güçlendirmek için çalışır hayatından feragat eder. Reklamları izler ve tüketir. Bireye sunulan demokrasi (oy hakkı ) denilen şey ise, bu Ali Cengiz oyununda,, eski klasik krallıkların yerini alan sermaye krallıklarını ayakta tutmaya yarar. Halkın gazını alır ve oyalar.  Velhasıl-ı kelam bugün dünyayı dünya halkları değil büyük sermaye krallıkları ve çok uluslu şirketler yönetmektedir. Medya gücünü de ellerinde bulunduran bu krallıklar, halklara istedikleri kişileri seçtirtmektedir devletlere de istedikleri bürokratları, bakanları atandırmaktadır.  Demokrasi halklara kendisi yönetiyormuş gibi mış gibi yapmaktır. Devletlere kendi bankalarından Kredi sağlayan Bu şirketler, devletleri ırgat yapmıştır. 

    -İnsanoğlu kendisini bir bok zannedip kendisini ekolojik dengenin ve doğanın dışına attı, halbuki o da bu gezegendeki canlılardan biriydi. Böyle giderse doğa da onu dışarı atacak. Dünyanın gücü yetmezse evren halleder. Şöyle kocaman ve demirden bir göktaşı yeter. İnsanoğlu isyan içinde ve ona hiçbir şey yetmiyor, yetmeyecek.
    Sanayi Devrimi ile başlayan bu distopya ile insan nüfusu son yüzyılda nerdeyse beşe katlandı. Popülasyonun kendi doğal düzleminden çıkılarak müsrif üretim ve tüketim alışkanlıkları ve çok da hayati olmayan yeni ihtiyaçlar üretildi. Günümüzde ise bu absürt bir vaziyete ulaştı. Dünya , hayat ve doğa bir idealden, materyale dönüştü.
    Sanayi devrimi ile başlayan bu distopyanın artık bir geri dönüşü de yok geçmiş olsun bakalım neler olacak  Bu yüzden 18 ve 19 yüzyıl romantik yazarları ve romantik şairleri sanayi devrimine karşı çıkmıştı. Şu anda da yeni bir devrim yaşıyoruz siber devrim.

    İnsan artık doğal bir canlı değildir.  

    -Özgürlük. özgürlük artık sadece ve sadece üretim ve tüketim özgürlüğü ile temelleniyor çağımızda. Ne kadar tüketebiliyorsan o kadar özgürsün. Ya da ne kadar üretebiliyorsan.

    -İhtiyaçların sınırsız ve üretimin de sınırsız olduğu bir dünya; sinsi, dramatik ve fark edilemez bir yokluk halini sürdürmeye devam eder . Bu yokluk bir varlıkmış gibi görünür, halbuki her şeyi ve insanı yok etmektedir.

    İkisi için de beni kimse zorlayamaz hadi bakalım. Ama sistem herkesi buna zorluyor ve köleleştiriyor. Gelmişim bu dünyaya 3 günlük hayatımız var tek bir hayat. Sistem bana emrediyo:r mutlaka şu kadar üreteceksin! mutlaka şu kadar tüketeceksin!  Yoksa bir hiçsin.  Sen arz ve talebin devam etmesi için üretilmiş bir kurgusun bir dişlisin , bir kölesin.
    Büyük zenginler çok daha büyük, çok daha büyük olsunlar diye.
    Peki ben ne zaman özgür olacağım özgürlük bunun neresinde? Ne zaman yaşayacağım ben hayatı?
    Sahi Özgürlük nedir?  Neydi bu?
    Yenen bir şey miydi sosu da var mıydı?
    Paran kadar özgürsün işte bu kadar.

    Devletler tarafından çıkarılacak ilgili yasalarla, bireysel tüketimde ve satın almada yani talepte, bireysel kotalar. Küresel ve ulusal arz ve talep dengelerine müdahale edilmezse dünyanın ya da insanlığın sonu çok da uzak görünmüyor. Tüketim ve üretim azalınca, doğa da artık kirlenmeye ve ölmeye devam etmeyecek; -insan- da, insanlık da, insaniyet de. Örneğin bir adam bir araba aldığı zaman en az beş sene onu satamayacak, o aracı en az beş yıl kullanacak. ihtiyaçtan satar ise bunu belgeleyip beş yıl dolmadan yeni bir araç alamayacak.  Aynı şey bütün her şeye uygulanacak. Herkese bir tüketim kontrol numarası verilip tüketim kontrol altına alınacak. Örneğin bir kadın bir çanta ya da ayakkabı almak için bir mağazaya girdiğinde ödeme yaparken bireysel tüketim numarasını ibraz edecek , mağaza yetkilisi bu numarayı sisteme girdiğinde mesela o müşterinin 3 ay önce bir çanta aldığını , bir yıl boyunca başka bir çanta alamayacağını o müşteriye beyan edecek. mağaza satışı yaparsa hem kendisi hem müşteri büyük bir ceza yiyecek.. herkes tüketim şiddeti ve hızında eşitlenmiş olacak. Küresel tüketim büyük oranda azalacak.  Sınırsız tüketim ve sınırsız üretim sona erecek. insanlar yine birçok şeye sahip olacaklar ama insanlıklarını kaybetmeden. Böylece tasarruf, değer bilme, kanaat ve sosyal yardımlaşma artacak. Tüketim çılgınlığı ve israf sona erecek. Iflaslar, ailelerin parçalanması, gösteriş, özenme, geçim zorlukları, savurganlık , vs… azami ölçüde azalacak. Herkesin yaptığı bütün alışveriş, tüketim ve harcamalar kontrol edilecek ve sınırlanacak. Ne komünist sistemdeki hiçbir şeye sahip olamama durumu, ne de neoliberal kapitalist sistemdeki sınırsız sahip olma durumu yaşanacak. Tüketim Kotası, bir orta hal ve orta yol durumu yaratacak  Her mal, hizmet ve ürüne zaman ve adet kotası konulacak. Örneğin: Bir salon oturma grubu 10 yıl (mesela) , bir mutfak takımı 8 yıl, bir buzdolabı on yıl süre içinde yenisi alınamayacak. Arıza, kırılma , çalınma gibi durumlar belgelenirse ancak o zaman kota süresi içinde alınabilecekler.   Tüketim Kotası; Dayanıklı tüketim malları haricinde, tabi ki gayrimenkul, otomotiv, emlak sektörü, elektronik, gıda, giyim, dekoratif eşyalar, kozmetik, lüks tüketim, mücevherat, gibi bütün sektörlerde de uygulanacak . Insan yüzyıllar sonra yeniden eşyaya değil, kendi özüne değer vermeye başlayacak. Eşyayı değil, artık kendi iç dünyasını zenginleştirecek.

    Yeni gerçek, yeni normal. Bunlar tuzaktır. Sahte gerçekleri yapay bilinçlere; nesnel gerçek ya da objektiflik olarak yutturmak; piyasanın ve küresel sermayenin çok becerikli olduğu bir alandır. Küresel sermaye ve Pazar. Bunlar reklam sektörüyle birlikte renkli, sürekli ve çok derin bir arz döngüsü yarattılar. Bir ürün üretiliyor ve hemen sonra onun yeni modeli çıkıyor. Birey bir ürün alıyor ve onu daha bir yıl bile kullanmadan onun yeni modelini ya da başka markanın başka özellikli olanını satın alıyor hemen. Böylece küresel bir müsriflik ve tüketim manyaklığı egemen oluyor. Çamaşır makinası alıyorum çamaşır yıkamak için. sonra onun internete bağlananı ve şarkı çalanı çıkıyor gidip onu da alıyorum. sıfır araba alıyorum sadece bir yıl anca biniyorum. Fritöz alıyorum bir yıl kullanmadan zaman ayarlısı çıkıyor gidip onu da alıyorum. Küresel Sermaye ve Küresel Endüstri’nin arz döngüsü , standart yenileme düzleminde hüküm sürüyor. sürekli ama sürekli standart yeniliyor. çünkü insanlar tutumlu olsa ve ürünlerini 5 er yıl , 10 yıl , 15 er yıl kullansa ; küresel tüketim büyük oranda düşecek ve yarattıkları o müthiş arz üretimi ellerinde patlayacak. ben çamaşır yıkamak istiyorum , konuşmasına gerek yok. İhtiyaç yaratmak, ihtiyaç icat etmek, gereksizlik üretmek. ve satmak, ve satmak ve satmak.

    #Minimalizm

    Ayrıca sonra artı olarak olabildiğince ithalat yasağı. Tasarruf, kanaat etme, orta hal üzre olma. Lüks ve şatafattan ve israftan arınma. Ne hepten mülkiyetsizlik ne de sınırsız mülk edinme. (orta yol hali) İnsan doğası gereği bazı şeylere sahip olmak ister çünkü. Sadece ihtiyaca yönelik üretim yapılacak.. Dünyada bütün şirketlere; Yüksek sermaye arttrmak, devleşmek ya da kartelleşmek ya da küreselleşmek yasak olacak.  Her türlü sömürü sona erecek. Tüketim Kotasıyla; zaman içinde dünyadaki her ülke ve özellikle 3.dünya ülkeleri ve gelişmekte olan ülkeler; kendi -ihtiyaçlarına- yetecek, kendine yetecek bir düzleme azami oranda oturacak. çünkü bu ülkeler, ihtiyaçlarını ve tüketimini azaltmış olacak. Şişe su ve damacana su, bütün ülkelerde ücretsiz olacaktır. Çünkü hayati ihtiyaçtır. Kullanım suyu da aynı şekilde. Umumi WC lerin tamamı ücretsiz olacaktır çünkü bu da hayati ihtiyaçtır. İnsan elektiriksiz yaşayabilir ama susuz yaşayamaz.

    Sosyalizm, liberalizm ve kapitalizm. Bu ideolojilerin her biri bir üçgenin sivri uçlarında yer aldı. İdealizm üçgeni adını verdiğim bu üçgenin bütün köşelerine uzak ve üçgenin ortasında bir noktada yeni bir ideolojinin varlığına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu yeni noktadaki yeni ideoloji diğer üç noktadaki ideolojilerden elbet hepsinden bir şeyler alacak. Ancak biz bu noktaya ne liberalizm, ne sosyalizm ne de kapitalizm diyebileceğiz.

    Yeni dünya düzeninde tüketim kotasıyla birlikte dünyadaki üretim yarı yarıya azalacağı için işçi çıkarımlarıyla önce bir bunalım yaşanacak. Bu süreçte devletlere ağır yük binecek. Devletler işsizlik maaşlarıyla bunu sübvanse etmeye çalışacak. Fakat üretim azalacağı için devletlerin enerji sarfiyatları da azalacak. Buradan sağlanacak gelir işsiz kalanlara aktarılacak. Tabi küresel üretim azalınca devletlerin dışarıya sattığı hammadde miktarı da azalacak. Dünyada hammadde ve enerji fiyatları büyük oranda düşecek. Küresel talepteki büyük düşüş dünyadaki bütün ürünlerin fiyatını düşürecek. Devletler yeni sisteme bir şekilde adapte olacaklar. Devletçi politikalarla kendi oluşturacakları kurumlarda ve üretim tesislerinde işçi ve eleman istihdam edebilirler. Zaten sürekli yeni meslek dalları ortaya çıkmakta. Yapay zeka, otomasyon, robot teknolojileri vs.. ile zaten dünyada küresel anlamda işçi sayısı düşüyor. Zamanla bu daha da hızlanacak. Bildiğimiz işçi tanımı epey değişecek. Ordularda bile robot asker girişimleri başladı. İnsansız savaş uçakları yapılıyor. Arabaları robotlar üretiyor. Tıp sektöründe bile yerine göre robotlar kullanılıyor.

    Yani tüketim kotasıyla birlikte üretimin düşmesiyle yaşanacak işten çıkarmaları pek ciddiye almıyorum. Başta bir kriz oluşsa bile orta vade içinde kaybolur. Belki de azalacak olan üretimle ve zamanla robotların işçi olmasıyla insanlar zaman içinde, her gün 8/10-12 saat çalışmak zorunda bile kalmayacak.

    Kısacası devletler, küresel neoliberal kapitalist sistemde zaman içinde küresel şirketlere kaptırdıkları sermayeyi bir şekilde geri alıp halka dağıtacak.

    Tüketim kotası , dünyada enflasyon denen şeye son verecek.

    Kapitalizm, liberalizm, sosyalizm üçgeninin ortasındaki yeni sistemde;

    -hem bireyci hem toplumcu

    -ne hiçbir şeye sahip olmayan ne de sınırsızca sahip olan

    -sınırlı özel mülkiyet

    -sınırlı özel sermaye

    -insana tüketimine göre değil; üretimine göre değer veren.

    -tüketim toplumu ya da tüketici toplum değil; üretim toplumu ve üretici toplum

    -tüketmeye odaklı yaşam değil; yaşamaya odaklı yaşam.

    -hayatı sürekli hızlandıran değil; olması gereken hızda götüren

    -tehlikeli ve uçuk sermaye birikimlerine engel olan

    -daha paylaşımcı ve adaletli

    -Devletler, küresel sermayenin ve küresel şirketlerin ırgatlığını yapmayı bırakıp özgürleşecek. insanlar özgürleşecek. Dünya; para baronlarının, sermaye krallarının ceplerini doldurmaya çalışmayı bırakacak. dünyayı uzun zamandır büyük şirketler ve sermaye yönetiyor. dünyadaki büyük krizlerin, savaşların ve terörün müsebbibi bu şirketlerdir. devletler son 30 yıldır küresel sermayeye ve şirketlere kaptırdığı ekonomik üstünlüğü artık geri almalıdır. insanlık için sağlık, güvenlik, çevre, özgürlük gibi birçok alanda tehlike çanları çalmaktadır.

    2. İdealist ve yapıcı küçülme.

    Ideal tüketim, ideal üretim, orta ekonomi. (orta hal)

  • Doğrudur. Yeni bir şeyler söylemek çok modern gösteriyor. hatta post modern gösteriyor. tatlı ve havalı geliyor. o kadar havalı ki ayaklar yerde değil artık. örümcekli muhafazakarlık yapacak dünyadaki en son insanlardan biriyim lakin gerçekten ayaklar yerden kesilmiş durumda. tüm dünyada.

    Tüketici ve post modern kültür. Tenekeden modernizm. Teneke Modernizmi. İçi boş ve idealite olarak çok zayıf. Modern dediğimiz sujenin ideal olması gerektiğini, yeni dediğimiz bir şeyin idealite sınırları içinde olması gerektiğini bu blogdaki sayfalarımdan birinde yazmıştım. buna da, -***ideal yeni- adını vermiştim. peki ideal yeni nedir? ideal olmayan şey; aslında sahte ve günübirlik fayda sağlayan ama özünde mantıksal bir sürdürülebilirliği olmayan, uzun ya da orta vadede tehlikeli sonuçlar doğuran şeydir.

    insanoğlu ve küresel nizam uzun zaman önce çok kötü bir karar verdi. dünya bizim idealimiz mi yoksa materyalimiz mi? malesef ikincisinde karar kılındı. Materyal mi? İdeal mi? İdeal değil de materyal paradigmanın sonucu olarak da; 21 yy a girer girmez , neoliberal ve post modern dünyaya ve hayata merhaba dedik. Küresel sermaye krallıkları ile birlikte makro tüketim kültürü, özgürlük fetişizmi, hedonizm ve post truth anlayışla tanıştık. Bireyselliğin pik yaptığı orta ve üst sınıfların genişlemesiyle birlikte talep ve tüketim zirveleri yokladı. Kavramlar, değerler, dengeler ve sınırlar amorf bir hale geldi. insanoğlunun ayakları yerden kesildi. her alanda.

    yeni bir şey söylemek, yeni bir şey söylemeyi fetişleştirmek trendi hızla yayıldı. yani sadece farklı görünmek için ya da sadece yeni bir şey söylemiş olmak için tehlikeli fikirler ortaya döküldü. Sırf modern ve marjinal görünmek için, hayati kavramlara, değerlere klişe ya da antika yaftası vurulup küçümsendi.

    ***İdeal Yeni: Her yenilik iyi ve ideal değildir. Farklı ve yeni olan her şey modern değildir.  Modern olan nesne ya da suje tamir edici olandır. Yok edici olan bir değişim ya da yenilik çağdaşlık ya da ilericilik demek değildir.  Ancak ideal olan şey yenidir. Güncel olana uyum sağlayan her yeni, konformist ya da pragmatik eklentiler, hakiki olanın ya da ideal olan durumun yerini asla alamaz.

    modern olmak; yeni çıkan Iphone telefona sahip olmak değildir. yeni çıkan trend bir çantaya ya da spor ayakkabıya sahip olmak da değildir. Sonu gelmeyen bu yeni olanı hunharca tüketerek modern olduğunu sanıp salına salına dolaşmak hiç değildir.

    Var olmak…Tüketmek değildir. Var olmak ,,,, Gereksizce ve mantıksızca üretmek de değildir. Var olmak üretim fetişizmi ya da tüketim fetişizmi de değildir. Post modern küresel tüketim kültüründe ne kadar çok ve nitelikli tüketiyorsan o kadar varsın. o kadar tanınırsın, adam yerine o kadar konursun.

    Bir sayım yapılsa yani bütün dünyada bütün üretici şirket sahipleri kaç kişi? ve bütün tüketiciler yani bizler kaç kişi? Tüketicilerin sayısında pek zorlanacağımızı zannetmiyorum. üreticileri de kendiliklerinde tüketici sınıfına dahil etmeden sayacağız ama. üretim yapan, sanayici, endüstriciler.

    Modern olmak nedir? ne değildir? yeni nedir? neye yeni denir? İdeal olan şey yenidir. Materyal olan şey asla yeni değildir. Tükenmeye ve hızlıca eskimeye mahkumdur. Ne klasiği olur , ne popüleri. Hızlıca gelip geçen ve tüketilen şeyler vardır. Materyal olan şey arıza yaratıyorsa ideal değildir. Fazlalıktır, gereksizdir hatta hastalıktır. Tüketim bağımlısı haline gelen dünya orta ve üst sınıfları bunun sürdürülebilir ve ideal olmadığını anladığında çok geç kalınmasından endişe duyuyorum. Bu duruma kendimce ürettiğim çarelerden biri olan “Tüketim Kotasını” da yazıp bu sayfalardan birine ekledim. (Bkz.Yükseliş – Ütopya)

    Reklam, PR, Marketing, Propaganda ve algı yönetimleri fırtınası içinde savrulan, hayatta ne istediğini ya da gerçekten neye ihtiyacı olduğunu bile tam olarak bilemeyen, hatta hiç bilemeyen, kararsız , maymun iştahlı, doyumsuz, tatminsiz, gözleri boyanıp sürekli tahrik edilen şaşkın bir toplum; neyi düşüneceğini de bilemez ve her alanda sağlıklı fikirler de üretemez. robotlaşır, mekanikleşir ve hep aynı yanlışları mekanik olarak yapmaya devam eder. Hayatı ve kararları, görüşleri , fikirleri artık ona ait değildir. her ne düşünüyorsa ve her ne fikir üretiyorsa; o şey ancak bu sistemin içinde ve ona göre olmak zorundadır. bu insan artık bir tüketim nesnesidir. Görevini yapmalıdır. yani aslında bir nevi köledir.

    İşte bu hasta insanın ürettiği fikirler de tabi ki post truth olacaktır. Halbuki gerçekten ötesi yoktur. yani gerçekle, hakikatle bağını koparmış olacaktır. materyal sistem ve materyal algı içinde savrulur ve sonunda yok olur. Materyal durum, günceldir ama sahte ve tehlikeli bir düştür bu. renklidir hatta sıcak gelir fakat sonu faciadır. hayal kırıklığıdır. her tüketim insanı için, her materyal insan için, her köle insan için bir gün mutlaka o kocaman parıldayan beyaz atlar farelere, o gösterişli araba da bal kabağına dönüşecektir. bu kesindir.

    insanoğlunun ayakları yerden kestirilmiştir. kesilmiştir.

    Yeni gerçek, yeni normal. Bunlar tuzaktır. Sahte gerçekleri yapay bilinçlere; nesnel gerçek ya da objektiflik olarak yutturmak; piyasanın ve küresel sermayenin çok becerikli olduğu bir alandır. Küresel sermaye ve Pazar. Bunlar reklam sektörüyle birlikte renkli, sürekli ve çok derin bir arz döngüsü yarattılar. Bir ürün üretiliyor ve hemen sonra onun yeni modeli çıkıyor. Birey bir ürün alıyor ve onu daha bir yıl bile kullanmadan onun yeni modelini ya da başka markanın başka özellikli olanını satın alıyor hemen. Böylece küresel bir müsriflik ve tüketim manyaklığı egemen oluyor. Çamaşır makinası alıyorum çamaşır yıkamak için. sonra onun internete bağlananı ve şarkı çalanı çıkıyor gidip onu da alıyorum. sıfır araba alıyorum sadece bir yıl anca biniyorum. Fritöz alıyorum bir yıl kullanmadan zaman ayarlısı çıkıyor gidip onu da alıyorum. Küresel Sermaye ve Küresel Endüstri’nin arz döngüsü , standart yenileme düzleminde hüküm sürüyor. sürekli ama sürekli standart yeniliyor. çünkü insanlar tutumlu olsa ve ürünlerini 5 er yıl , 10 yıl , 15 er yıl kullansa ; küresel tüketim büyük oranda düşecek ve yarattıkları o müthiş arz üretimi ellerinde patlayacak. ben çamaşır yıkamak istiyorum , konuşmasına gerek yok. İhtiyaç yaratmak, ihtiyaç icat etmek, gereksizlik üretmek. ve satmak, ve satmak ve satmak.

    modern olan şey, tamir edici olandır. Ancak İdeal olan şey yenidir. sürdürülebilir olandır. insanı insanlığından çıkarmayan şeydir. insanı ruhu, zekası, kimliği, bilinci ve vicdanıyla çoğaltan şeyler moderndir. İnsanı eksilten her şey her zaman eski ve bozuktur. yeni ve sağlam değildir. öne sürülen, ortaya atılan bir yeni, ideal değilse , o şey yeni falan değildir. fake bir yenidir. (fake yeni) sahtedir. yeni olan şey, ideal olandır.

    materyal olan her yenilik; cılız ve paslı bir tenekedir. çok ses çıkarır ama içi boştur. renkli bir tuzaktır ya da.

    “Halk bir fikirdir. Bir halk olmalıyız. Kâmil insan, küçük bir halktır. Hakiki popülarite, insanın en yüksek hedefidir. ”

    Novalis

    Yazan: K.Çağlar Aksu

  • Sadece bir organdı. Primat beyniydi. inek beyni, köpek beyni gibi, at beyni gibi sıradan  bir organdı . zaman geçtikçe bilinç ve akıl kazandı. evrenin içinde oluşan minicik bir şey, İnsan beyni. evrenin nasıllığı ve nedenselliği hakkında bazı önemli şeyleri çözdü. Bu tıpkı şuna benziyor; bir insan vücuduna evren dersek; o vücuttaki minicik bir organ, atıyorum burnumuz ya da bu tek bir hücre olsun mesela; işte kendi kendine akıl ve bilinç kazanıp hem kendisinin hem de tüm vücudun (evrenin) nasıl oluştuğunu ve bunların işleyişi/unsurları hakkında bir şeyleri çözmüş olsun. Beyin ve bilinç, evrenin yegane anlamlı sonucu ve gözlemlenebilir somut sürecidir.  Felsefi metafizik düzlemde;  seküler bakış, rasyonel duyuş ve bilimsel duruşla bunun üzerine tezler yazılmalıdır.   bir başak tanesi sonsuz bir tarlada kendi farkına varıp tarlayı keşfediyor..

    Evren, insan beyni sayesinde konuştu, şarkı söyledi, şiir söyledi. Müzik yaptı. kırkıncı senfoniyi yaptı, dokuzuncu senfoniyi, carmina burana’yı, ay ışığı sonatını yaptı. daha nice inanılmaz sanat eserleri yaptı evren. inanışlar, düşünüşler, değerler, dinler ve gelenekler üretti. insan beyni neyi ne kadar biliyorsa evren de onu o kadar biliyor. evren de bir mahluk, insan da bir mahluk. Protagoras,, her şeyin ölçüsü insandır , demedi mi? ben de nacizane ; evrenin ölçüsü insandır diyorum. bu sitedeki ya da blogdaki sayfalardan biri olan -yokoluşçuluk- adlı makalemde değindiğim gibi;

    ***

    ” bizim evren sandığımız şey aslında bir tabudur. bizim varlık dediğimiz şey bir klişedir. her şey ama her şey büyük patlamadan beri hala var olmaya çalışmaktadır..var olma sürecindedir. henüz hiçbir şey var olmamıştır. Henüz hiçbir şey var değilse henüz hiçbir fikir de var olmamıştır. Bilim , mantık , felsefe ,vs…bütün bunlar kendi rasyonalitesi içindeki bir takım gerçekliklerdir. Daha dün var olmuş oluşum halindeki bir yarı bilinç (insan) ancak kendi koşulları ve imkanları dahilinde bazı fikirler üretmektedir. Oysa her şey değişip dönüşürken hangi fikir sabit ve mutlak kalabilir? Sürekli değişen bir akıştır var oluş. hal böyleyken var oluşun hakikatinden bahsetmek olanaksızdır.

    var oluşun hakikatinden değil de belki bu sürekli değişimin ve hareketin, devinimin mahiyetinden, niteliklerinden, doğasından bahsedebiliriz. bu devinişin doğası tamamen çözülürse, bu akışın paradigması ve asıl amacı da çözülebilir. o zaman var oluşun hakikatine doğru ciddi bir adım atılmış olunur. Evrende hiçbir şey sabit değil. böyle olunca hiçbir fikrin de bir sabitesi kalmıyor. fikirler değersizdir demek değil bu. fikir fikri doğurur..bu böyle gider. ve bir gün belki de en hakiki fikre ulaşırız. fikirsizlik durmak ve ölmektir. yok olmaktır. “

    yani demem o ki, evren de ve beyin de hala var oluş sürecindeler. evren ne kadar değişip dönüşürse insan beyni de o kadar değişip dönüşecek. (ve diğer canlılar) evren, kendini bilip görsün diye ve kendine anlamlar katsın ve kendine değer versin diye, insan beynini üretti. (seküler anlamda) Evren kendisine bir anlam ve değer katmış oldu. İnsan beynini de evreni de tabi ki aşkın bir yaratıcı var etti. o her şeyi yaratıp, planladı ve programladı. evren denen mekanizmayı, aşkın bir mühendistlikle bir kader (ölçü) üzerinde tasarlayıp kurdu ve başlattı. Tanrı, evreni ta en baştan, belli bir zamandan sonra kendi içinden insan beynini oluşturacak şekilde tasarlamıştı. ve big bang’ten 13.5 küsür milyar yıl sonra(bize göre), Tanrının sünnetullahı olan, yani Tanrının, evrenin içinde işleme koyduğu evrim süreçlerinde, insan beyni oluştu. ve hala oluşuyor. evren de hala oluşuyor.

    evrenimiz henüz genç , insan beyni de henüz çok genç. diğer bütün yaratılan şeyler gibi evren de bir Tanrısal Alan’dır. Tanrısal alan ihsan, ilham ve irfan içerir. Tanrının ilhamı, tanrısal ve derin bir alan olan evrenden insan beynine ulaşır. insan beyni Tanrının eseri olan evreni inceleyip anladıkça Tanrıyı’da bir nebze anlamış olur. dünyamızda da sanatçıların doğası, yapısı, nitelikleri, neliği, hatta kimlikleri eserlerinden anlaşılır. Tabi Tanrının tanınması ise o kadar kolay değildir ve olmayacaktır. Tıpkı evrenin tanınması gibi. Bilginin hakikatinden, hakikat bilgisinden yani hikmetten bahsediyorum.

    insan beyni henüz çok gençtir, emekleme aşamasındadır. henüz 300 bin yıl önce oluşmuştur. uzay zaman boyutlarında bu çok küçük bir değerdir. beynimizin önünde daha gideceği çok yol ve aşacağı çok engel vardır. Tanrı insan beynine ipotek koymamıştır. Kuran ı Kerim’de gökyüzünü ve doğayı gözlemleyip Allah’ın ayetlerini görmemiz gerektiği yazar. Evren ve beyin, Allah’ın derin ve çok sırlı ayetlerinden ikisidir.. Bunları okumaya çalışmanın , anlamaya çalışmanın yasaklanacağı bir dine iman etmedim ve etmem. Bunları okuyup anladıkça da Tanrı pozisyonuna girip haddi aşarak yanlış şeyler üretmek, tehlikeli işler yapmak ise ayrı bir gaflettir. post modern dünyada ve onun öncesi modern dünyada bunun örneklerini gördük ve görüyoruz. insan beyninin ve bilincinin sırları ne kadar çözülürse, evrenin sırları da o kadar çözülebilecek. İnsanoğlu Tanrı ve Evren’i tanıdıkça kendisiyle de tanışmaya başlayacaktır.

    insan iradesi ve nefsi içinde beyin insana; ya bir lanet olacak ya da bir rahmet.

    fakat ben henüz dünyadaki gidişatın, birinciden yana gittiğini ürkerek gözlemliyorum.

    selamlarımla

    Kâmil Çağlar Aksu

İ N İ S İ Y A S Y O N

"....ne var olmak mümkün, ne de yok olmak...."

İçeriğe atla ↓